TERAZİ I — İÇİNDEKİ ÖLÇÜ

BÖLÜM 3B

KAPANAN KULAKLAR

İnsan Hakikati Duymamak İçin Ne Yapar?

Araştırma, Derleme ve Editoryal Çalışma — Veli Türkmen

Bölümü Oku

TERAZİ I içindekiler

TERAZİ I — İçindeki Ölçü

Kitabın içindekileri

  1. Bölüm 1 — Terazinin İlk Kırıldığı YerYayımlandı · Türkçe / Deutsch
  2. Bölüm 2 — Kabul Edilmeyen Amelin GölgesiYayımlandı · Türkçe · Almanca sürüm hazırlanıyor
  3. Bölüm 3A — Miras Alınan GölgeYayımlandı · Türkçe · Almanca sürüm hazırlanıyor
  4. Bölüm 3B — Kapanan KulaklarYayımlandı · Türkçe
  5. Bölüm 3C — 950 Yıl — Sonuca Değil Emanete SadakatYayımlandı · Türkçe
Ayet

وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَأَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا

Okunuş: Ve innî kullemâ deavtuhum li-tağfira lehum cealû esâbiahum fî âzânihim vesteğşev siyâbehum ve esarrû vestekberû istikbârâ.

Türkçe meal

“Kendilerini bağışlaman için ben onları ne zaman çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerine büründüler, inat ettiler, kibirlenip durdular.”

Nûh Sûresi, 71/7 · Kur’an Yolu Meali

Kıssada Neredeyiz?

Bir önceki durakta geçmişten devralınan yanlışın nasıl korunabildiğini gördük. Şimdi aynı kıssanın başka bir sahnesindeyiz: Hz. Nûh çağırıyor, kavmi ise yalnız karşı çıkmakla kalmıyor; işitmemek için de çabalıyor. Bu defa terazide mirasın kendisi değil, onu sorgulayan söze verdiğimiz karşılık var.

Miras Savunmaya Dönüştüğünde

Bir miras uzun süre taşındığında yalnız uygulanmaz; zamanla korunmaya da başlanır. Önce “Bizde böyle yapılır” denir. Sonra “Bunu neden yapıyoruz?” sorusu huzursuzluk verir. En sonunda soru, cevabı arayan bir kapı olmaktan çıkar; bağlılığı ölçen bir sınava dönüşür.

Bir aile sofrasını düşün. Yıllardır sürdürülen bir uygulamanın kaynağı soruluyor. Masadaki en yaşlı kişi bir süre susuyor, sonra “Bu konu bir daha açılmayacak” diyor. O anda mesele artık uygulamanın doğru olup olmadığı değildir. Soru sormanın kendisi, düzene karşı çıkmak gibi görülmüştür. Yanlış bazen güçlü bir cevapla savunulmaz; konuşulması yasaklanarak korunur.

Önceki bölümde geçmişten devralınan bir şeyin nasıl hakikatin yerine geçebileceğine baktık. Şimdi başka bir eşiğe geliyoruz. Miras sorgulandığında insan ne yapar? Delili dinleyip ölçüsünü yeniden mi kurar, yoksa kendisini rahatsız eden ses daha içeri girmeden kapıyı mı kapatır?

Bu kapanmanın sebebi her zaman bilgisizlik değildir. Bazen insan ne söylendiğini az çok bilir; fakat o sözü ciddiye alırsa hayatındaki başka şeylerin de yerinden oynayacağını hisseder. Bir görüş değişirse aile içindeki konumu, çevresindeki itibarı veya yıllardır kendisi hakkında kurduğu hikâye sarsılabilir. Böyle anlarda zihin yalnız bir fikri değil, bütün bir aidiyet düzenini korumaya çalışır.

İşte bu yüzden bazı sorular bize bilgi sorusu gibi değil, sadakat testi gibi gelir. “Buna katılıyor musun?” denirken aslında “Bizden misin?” sorusu duyulur. Hakikat ile aidiyet birbirine karıştığında, delile bakmak soğuk bir zihinsel işlem olmaktan çıkar; insanın kim olduğu, kimin yanında durduğu ve kimleri kaybetmeyi göze aldığıyla ilgili bir imtihana dönüşür.

Çağrı Geldi, Kaçış Büyüdü

Ayet

قَالَ رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا ۝ فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِي إِلَّا فِرَارًا

Okunuş: Kâle rabbi innî deavtu kavmî leylen ve nehârâ. Felem yezidhum duâî illâ firârâ.

Türkçe meal

“Nûh şöyle dedi: Rabbim! Doğrusu ben kavmimi gece gündüz çağırdım. Fakat benim çağrım onların sadece kaçışını artırdı.”

Nûh Sûresi, 71/5-6 · Kur’an Yolu Meali

Ayet ilk okuyuşta sarsıcıdır: Çağrı artıyor, kaçış da artıyor. Fakat buradan hakikate davetin insanı sapmaya zorladığı sonucu çıkmaz. Çağrı onların içindeki direnci görünür hâle getiriyor. Bir kapı çalındığında içeride kimin yaşadığı belli olur; doğru söz de bazen insanın sakladığı korkuyu, bağlılığı veya kibrini açığa çıkarır.

Bir doktor “Sonuçlara birlikte bakalım” dediğinde hastalığı üretmiş olmaz. Fakat insan o zarfı açmaktan korkuyorsa, doktorun çağrısı içindeki korkuyu görünür kılar. Bir eş “Bu konuşma biçimi beni incitiyor” dediğinde ilişkiyi bozan şey her zaman o cümle değildir. Cümle, zaten var olan bir yarayı önümüze getirir. İş yerinde biri güvenlik açığını gösterdiğinde sorunu icat etmiş olmaz; görünmeyeni görünür kılar.

Hakikat ilk anda her zaman rahatlatmaz. Bazen hayatımızı yeniden düzenlememizi ister. Bir alışkanlığı bırakmak, bir özür dilemek, bir hakkı iade etmek, sevdiğimiz bir insanın yanılmış olabileceğini kabul etmek gerekebilir. İşte o zaman insan sözün delilinden önce bedelini düşünmeye başlayabilir.

Doğru çıkan bir söz bize yalnız yeni bir bilgi vermeyebilir; yeni bir sorumluluk da yükleyebilir. Sağlık kontrolünün sonucunu öğrenmek tedavi kararı gerektirebilir; bir çocuğun okulda zorlandığını kabul etmek de ona zaman ayırmayı. Soruyu ertelediğimizde sorumluluk ortadan kalkmaz.

Kaçışın başka bir sebebi de mahcubiyettir. Yıllardır yüksek sesle savunduğumuz bir görüşten dönmek, sessizce fikir değiştirmekten daha zordur. Çünkü artık yalnız kendi içimizde değil, başkalarının gözünde de bir hikâyemiz vardır. “Yanılmışım” demek bazen delili kabul etmekten çok, o hikâyeyi bırakmayı gerektirir.

Yine de rahatsız edici olan her söz doğru değildir. Bir cümlenin bizi sarsması onun hakikat olduğunu kanıtlamaz. Aynı şekilde bizi rahatlatması da doğru olduğunu göstermez. Terazi, duygunun şiddetini değil, delilin ağırlığını tartar.

Parmaklar, Elbiseler ve Kapanan Kapı

Ayet

وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ وَاسْتَغْشَوْا ثِيَابَهُمْ وَأَصَرُّوا وَاسْتَكْبَرُوا اسْتِكْبَارًا

Okunuş: Ve innî kullemâ deavtuhum li-tağfira lehum cealû esâbiahum fî âzânihim vesteğşev siyâbehum ve esarrû vestekberû istikbârâ.

Türkçe meal

“Kendilerini bağışlaman için ben onları ne zaman çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerine büründüler, inat ettiler, kibirlenip durdular.”

Nûh Sûresi, 71/7 · Kur’an Yolu Meali

Nûh’un çağrısında küçük fakat sarsıcı bir ifade vardır: “Onları bağışlaman için her çağırışımda...” (Nûh 71/7). Çağrının yönü cezalandırmak değil, bağışlanmaya açılan yoldur. Buna rağmen kulaklar kapanır. İnsan bazen “Yanlış yaptım” demenin ağırlığından dolayı kendisine uzatılan barış elini bile görmek istemez. Bu, ayetin bildirdiği kavim niyetinin kesin açıklaması değil; af ile yüzleşme arasındaki ilişkiye dair kendi hayatımızda sınayabileceğimiz bir ihtimaldir.

Kur’an burada reddedişi yalnız bir düşünce olarak anlatmıyor; bedene taşınmış bir kapanma sahnesi gösteriyor. Parmaklar kulağa gidiyor, elbiseler yüze çekiliyor. Müfessirler bu hareketleri gerçekten yapılmış davranışlar olarak açıklamış; aynı zamanda ayetin bütün yüz çevirmeyi görünür kılan güçlü anlatımına dikkat çekmiştir.

Kulak sesi kapatır. Örtü yüzleşmeyi kapatır. İnsan yalnız “Cevabını kabul etmiyorum” demiyor; “Seninle bu karşılaşmaya girmeyeceğim” diyor. Böylece tartışılabilecek bir hüküm, dokunulamaz bir alana taşınıyor.

Bu tavır yalnız geçmişte kalmadı. Fussilet 41/26’da inkârcıların “Bu Kur’an’ı dinlemeyin; okunurken gürültü çıkarın” çağrısı aktarılır. Bazen cevap vermek yerine sesi bastırmak seçilir. Bugün tartışmada karşıdakinin cümlesini bitirmesine izin vermemek de bize bu sahneyi hatırlatabilir; iki olayın tarihî bağlamı elbette aynı değildir.

Bugün parmaklarımızı gerçekten kulaklarımıza tıkamayabiliriz. Fakat aynı hareketin daha sessiz biçimleri vardır. Biri konuşurken telefonu elimize alırız. Cümlenin yarısında sözünü keseriz. Ne diyeceğini bildiğimizi sanıp cevabı daha dinlemeden hazırlarız. Bir kaynağı içeriğine bakmadan, yalnız kimden geldiği için değersiz sayarız. Karşı görüşü en kaba temsilcisinden dinleyip bütün itirazı onunla kapatırız.

Kapanmanın bir dili de konuyu değiştirmektir. Bize belirli bir davranış sorulur; biz eski mağduriyetlerimizi anlatmaya başlarız. Kaynak sorulur; soranın niyetini tartışırız. Bir hata gösterilir; karşı tarafın başka hatalarını sıralarız. Söylenen cümleye cevap vermek yerine konuşanı sanık sandalyesine oturturuz. Böylece kulak açık görünür, fakat hüküm yine dışarıda kalır.

Alay da güçlü bir örtüdür. Bir düşünceyi ciddiye almak yerine onu küçültücü bir lakapla anmak, zor soruyu kolaylaştırır. “Bunlar zaten geri kafalı”, “Bunlar modernist”, “Bunlar cahil”, “Bunlar fanatik” dediğimizde bazen bir gerçeği tarif ederiz; bazen de bütün delili tek kelimeyle sustururuz. Etiket, incelememiz gereken şeyin yerine geçtiğinde elbisenin yeni bir biçimine dönüşür.

Dinliyormuş gibi yapmak da kapanmanın bir biçimi olabilir. Karşımızdaki konuşurken aklımızda yalnız vereceğimiz cevabı kuruyorsak, ses kulağımıza ulaşır ama söz bize ulaşmaz. Sessizlik her zaman dinlemek değildir; bazen yalnız konuşma sırasını beklemektir.

Duyamamak ile Duymamak

Her anlamama aynı değildir. İnsan bazen bilgiye hiç ulaşmamıştır. Bazen sözü işitir ama yeterli delil bulmaz. Bazen de doğru olma ihtimali bulunan bir sözü, hayatındaki düzeni bozmasın diye hüküm alanının dışında tutar.

“Bilmiyorum, anlatır mısın?” cümlesi bir açıklık taşır. “Dinledim; şu gerekçelerle ikna olmadım” cümlesi de meşrudur. Fakat “Ne söylersen söyle fikrim değişmez” denildiğinde mesele artık yalnız sonucun farklı olması değildir. Hüküm verilmiş, kapı içeriden kilitlenmiştir.

İnsan davranışı üzerine yapılan araştırmalar, erişilebilir ve yararlı olabilecek bir bilginin bazen sırf istenmeyen sonuçlar doğuracağı için ertelendiğini veya hiç alınmadığını gösteriyor. Sağlık sonucunu açmamak, banka hesabına bakmamak, performans raporunu okumamak, ilişki hakkındaki açık bir uyarıyı sürekli ertelemek… Bilgi ortadadır; fakat onu bilmenin getireceği duygu, sorumluluk veya karar ağır görünür.

Kaçınmak kısa vadede insana bir rahatlık verebilir. Zarf açılmadığı sürece kötü haber kesinleşmemiş gibi gelir. Hesaba bakılmadığında borç büyümemiş gibi hissedilir. Eşin söylediği cümle konuşulmadığında ilişki eski düzeninde kalıyor sanılır. Fakat bilgiye bakmamak, gerçeği durdurmaz. Yalnız bizim ona zamanında cevap verme imkânımızı azaltabilir.

Bazen de insan kötü haberi değil, iyi bir ihtimali kaçırır. Eleştiriyi dinlemediği için işini geliştiremez. Sağlık kontrolünden kaçtığı için erken tedavi fırsatını kaybeder. Bir dostun uyarısını gururla reddettiği için tekrar eden hatayı yıllarca taşır. Kapalı kulak yalnız acıyı dışarıda bırakmaz; düzeltme imkânını da dışarıda bırakabilir.

Yine de burada da ölçüyü kaybetmeyelim. Bilgiden uzak durmak her zaman korkaklık veya ahlâkî kusur değildir. İnsan bilgi yükünü azaltmak, kötü niyetli içeriği engellemek, tacizden korunmak veya zor bir haberi taşıyabileceği zamana ertelemek isteyebilir. Kur’an da Allah’ın ayetleriyle alay edilen meclisten, başka bir konuya geçilinceye kadar ayrılmayı emreder. Her kapıyı açık tutmak hikmet değildir.

Israr mı, Sebat mı?

Ayet yalnız kulakların ve yüzlerin kapanmasını söylemez; “ısrar ettiler” der. Israr ile sebat dışarıdan birbirine benzeyebilir. İkisinde de insan yerinde durur. Fakat içeride taşıdıkları ölçü farklıdır.

Sebat, yeni delile açık kalarak doğru bildiğini bedeline rağmen korumaktır. Israr ise yanlış olabileceğini gösteren delilleri içeri almadan, sırf geri dönmemek için aynı hükme yapışmaktır. Sebat hakikate bağlıdır; ısrar benliğin önceki kararına.

İnsan bazen “Ben prensip sahibiyim” derken yalnız alışkanlığını koruyor olabilir. “Ben böyleyim” cümlesi karakter açıklaması gibi görünür ama değişmeme ruhsatına dönüşebilir. Bir görüşü yıllardır savunmuş olmak da onu doğru yapmaz; yalnız ondan dönmenin maliyetini artırır.

İnsan bir görüşe yalnız aklıyla bağlanmaz; emeğiyle, itibarıyla ve geçmişiyle de bağlanır. Yıllarca savunduğu bir düşüncenin yanlış olabileceğini kabul etmek, “Bu kadar zamanı boşa mı harcadım?” sorusunu doğurabilir. Oysa geçmişte yanılmış olmak, bugün de yanılmaya devam etmeyi gerektirmez. Hata ne kadar eskiyse dönüş o kadar değersiz değil, bazen o kadar kıymetlidir.

Kişisel kanaatlerimiz, yorumlarımız ve fıkhî tercihlerimiz delille yeniden tartılabilir. Bunları hiçbir itirazın ulaşamayacağı yere koyduğumuzda düşüncemizi değil, benliğimizi koruyor olabiliriz. İmanın esaslarına yakînle bağlanmak ise başka bir şeydir: Allah’ın sabit sözle müminleri sağlamlaştırdığını bildiren İbrâhîm 14/27, hakikatte sebatı över. Yakîn, sorudan kaçmak değildir. Hz. Nûh’a kavmi, “Bizimle tartıştın, tartışmayı da uzattın” demişti (Hûd 11/32). Peygamber, inancından vazgeçmeden itirazlarla yüzleşti. Kulaklarını kapatan o değildi. Burada tarttığımız, vahyin kesinliği değil, kendi sözümüzü ve kanaatimizi sorgulanamaz hâle getirmemizdir.

Hadis

اَلْكِبْرُ بَطَرُ الْحَقِّ وَغَمْطُ النَّاسِ

Okunuş: El-kibru bataru’l-hakkı ve gamtu’n-nâs.

Türkçe anlam

“Kibir, hakkı reddetmek ve insanları küçümsemektir.”

Sahîh-i Müslim, Îmân 147 (91)

Hz. Peygamber’in bu tarifi ayette gördüğümüz kapanmayı iki yönden aydınlatır. Kibir yalnız kendini beğenmek değildir. Hakkı, sırf benliğimize ağır geldiği için geri çevirmek; onu getiren insanı konumu, yaşı, mesleği veya çevresi sebebiyle küçük görmek de kibrin içindedir.

Bir çocuk evdeki çelişkiyi fark edebilir. Bir öğrenci hocasının kaynak hatasını gösterebilir. Doğru sözün kimden geldiğine bakıp onu küçümsemek, sözün kendisine haksızlıktır.

Öte yandan her anlaşmazlığı kibir diye damgalamak da yanlıştır. Bir insan bizi dinleyip delilimizi yetersiz bulabilir. Farklı bir tefsiri, farklı bir fıkhî görüşü veya başka bir çözümü tercih edebilir. Kibir, her farklı sonuç değil; hakka adil bir işitme alanı vermeden onu değersizleştirmektir.

Yöntem Değişti, Hakikat Değişmedi

Ayet

ثُمَّ إِنِّي دَعَوْتُهُمْ جِهَارًا ۝ ثُمَّ إِنِّي أَعْلَنْتُ لَهُمْ وَأَسْرَرْتُ لَهُمْ إِسْرَارًا

Okunuş: Sümme innî deavtuhum cihârâ. Sümme innî a‘lentu lehum ve esrertu lehum isrârâ.

Türkçe meal

“Sonra ben kendilerine açıktan açığa davette bulundum. Sonra onlarla hem açıktan açığa hem de gizli gizli konuştum.”

Nûh Sûresi, 71/8-9 · Kur’an Yolu Meali

Nûh sûresi, çağrının yalnız tek bir yolla yapılmadığını da bildirir (71/8–9). Buna rağmen kavmin kapanışı sürmüştür. Sanki kapılar farklı zamanlarda, farklı biçimlerde çalınmış; içeriden açılmamıştır. Burada gördüğümüz onların reddedişidir. Çağrıyı sürdüren insanın nasıl davranacağı ise bizi biraz sonra başka bir imtihana götürecek.

Hakikati Dinlemek Ne Demektir?

Ayet

الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ أُولَٰئِكَ الَّذِينَ هَدَاهُمُ اللَّهُ وَأُولَٰئِكَ هُمْ أُولُو الْأَلْبَابِ

Okunuş: Ellezîne yestemiûne’l-kavle fe-yettebiûne ahsenehû. Ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulû’l-elbâb.

Türkçe meal

“Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar var ya, işte Allah’ın hidayete erdirdiği kimseler onlardır; akıl iz‘an sahipleri de onlardır.”

Zümer Sûresi, 39/18 · Kur’an Yolu Meali

Zümer 39/18, sözü dinleyip en güzeline uyanları över. Müfessirler ayetteki “söz”ün kapsamını farklı açıklamıştır: Allah’ın kelamı ve onun en güzel gereği üzerinde duranlar da, ifadeyi daha geniş bir dinleme ve ayırt etme ahlâkıyla ilişkilendirenler de vardır. Buradan her iddiaya inanmak gerektiği sonucu çıkmaz. Sözü dinlemek, onun ne dediğini çarpıtmadan anlamaya çalışmak; ardından sağlam ölçüyle tartmaktır.

Bazen karşı görüşü öyle kötü özetleriz ki onu reddetmek çok kolaylaşır. Karşımızdaki “Bu yöntemde hata var” der; biz “Demek bütün emeğimi değersiz görüyorsun” diye duyarız. “Bu rivayetin kaynağını kontrol edelim” der; biz “Sen âlimleri küçümsüyorsun” diye cevap veririz. Böylece gerçek cümleyle değil, kendi zihnimizde ürettiğimiz daha zayıf bir cümleyle tartışırız.

Adil dinlemenin küçük bir ölçüsü vardır: Karşıdakinin sözünü, onun “Evet, ben bunu söylüyorum” diyebileceği kadar doğru özetleyebiliyor muyum? Bunu yapamıyorsam henüz cevaba değil, anlamaya ihtiyacım olabilir.

Bir başka ölçü de şudur: Aynı cümleyi sevdiğim biri söyleseydi nasıl anlardım? Kendi tarafımdan gelen zayıf gerekçeye hoşgörü gösterip karşı taraftan gelen güçlü delili en sert ölçüyle mi tartıyorum? Hakikate açıklık, yalnız karşı tarafı dinlemek değil, kendi terazimizin iki kefesine aynı ağırlık taşlarını koymaktır.

Dinlemek her zaman hemen karar vermek demek değildir. “Bunu düşünmem gerekiyor” diyebilmek, acele kabulden de acele redden de daha dürüst olabilir. İnsan bazen bir sözün ağırlığını ancak öfkesi dindikten, kalabalıktan ayrıldıktan ve kendi başına kaldıktan sonra hisseder.

Ayet

إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَذِكْرَىٰ لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ

Okunuş: İnne fî zâlike le-zikrâ li-men kâne lehû kalbun ev elkâ’s-sem‘a ve huve şehîd.

Türkçe meal

“Aklı olan veya şuurlu olarak söze kulak veren kimse için bunda büyük ibret vardır.”

Kāf Sûresi, 50/37 · Kur’an Yolu Meali

Ayet kulağı vermekle kalben hazır bulunmayı yan yana getiriyor. İnsan bedenen bir odada bulunabilir ama zihnen çoktan ayrılmış olabilir. Cümleyi duyar, fakat bütün enerjisini savunma için harcar. Kalben hazır bulunmak, karşıdaki sözün bizi değiştirme ihtimaline de dürüstçe yer açmaktır.

Bu açıklık sınırsız değildir. Güvenilir kaynak ile söylenti aynı ağırlıkta değildir. Uzman görüşü ile rastgele kanaat eşit değildir. Açık delil ile yalnız güçlü duygu aynı kefeye konmaz. Hakikate açıklık, bütün görüşleri eşitlemek değil; her iddiaya kendi delili kadar yer vermektir.

Bugünün Sessiz Kulak Tıkaçları

Kapanma çoğu zaman büyük bir reddediş cümlesiyle başlamaz. Evin, işyerinin, dinî çevrenin veya dijital hayatın küçük alışkanlıklarında görünür.

Evde çocuk bir konuyu anlatmaya çalışır; yetişkin onun ilk cümlesini duyar duymaz hükmünü verir. Çocuk artık derdini anlatmaktan çok kendisini savunmakla uğraşır. Bazen bir dakika daha dinlemek, bir saatlik tartışmayı önler.

Bir fabrikada genç bir çalışan elektrik panosunda gevşek bir bağlantı veya olağandışı ısınma fark eder. Ustası “Sen daha yenisin, işine bak” der. Belki genç gerçekten yanılıyordur. Fakat kontrol etmeden onu yalnız kıdemi yüzünden susturmak, güvenlik meselesini statü meselesine çevirmektir. Doğru yöntem, ne her uyarıyı paniğe çevirmek ne de uyarıyı sahibinin konumuyla silmektir; ölçmek, kontrol etmek ve delile göre karar vermektir.

İşyerindeki pano sahnesinde önemli olan gencin mutlaka haklı olması değildir. Uyarının incelenmeden, sırf söyleyenin kıdemi düşük diye reddedilmesidir.

Bir toplantıda herkes yöneticinin önerisini onaylar. İçlerinden biri önemli bir itirazı olduğunu düşünür; fakat kimsenin ses çıkarmadığını görünce susar. Böylece odadaki sessizlik, gerçek bir uzlaşma gibi algılanabilir. Kalabalığa uymak her zaman yanlış değildir; ama çoğunluğun susması delilin yerini tutmaz.

Dinî bir ortamda biri “Bu sözün kaynağı nedir?” diye sorar. Soru samimi de olabilir, tartışma çıkarmak için de sorulabilir. Fakat cevabı kaynak göstermek yerine “İmanın zayıf” diye vermek, sorunun içeriğinden kaçıp soranı tartmaktır. Ehil âlime başvurmak gerekir; ama âlime duyulan güven, hiçbir sorunun sorulamayacağı bir dokunulmazlık üretmemelidir.

Dijital dünyada ise kulaklarımızı kendi ellerimizle daraltabiliriz. Yalnız bizim gibi düşünen hesapları izler, karşı tarafı yalnız en kaba örnekleri üzerinden tanır, kendi grubumuzun hatasını “istisna”, ötekinin hatasını “gerçek yüz” sayarız. Bir başlığı görür görmez içeriği açmadan hüküm veririz. Bir kaynağın adını görünce ne söylediğini okumadan kapatırız.

Bir düşüncenin tekrar tekrar karşımıza çıkması, onu daha tanıdık ve bazen daha doğruymuş gibi hissettirebilir. Tekrarın doğruluk algısı üzerindeki bu etkisi araştırmalarda da gösterilmiştir. Yüz kere karşılaştığımız cümle yine de delil gerektirir.

Bazen engellemek ve uzaklaşmak gerekir. Hakaret, tehdit, taciz veya sürekli manipülasyon karşısında sınır koymak hakikatten kaçmak değildir. TERAZİ’nin sorusu daha incedir: Ben zararlı bir ilişkiyi mi kesiyorum, yoksa güvenilir bir itirazı getirdiği rahatsızlık yüzünden mi susturuyorum?

Zihin Kendi Hükmünü Nasıl Korur?

İnsan zihni her zaman tarafsız bir hâkim gibi çalışmaz. Bazen önce bir sonuca bağlanır, sonra o sonucu koruyacak delilleri toplamaya başlar. Kendi görüşümüzü destekleyen bilgiyi daha kolay seçer, karşıt bilgide daha yüksek kusursuzluk şartı ararız. Kendi tarafımızın hatasını bağlama, ötekinin hatasını karaktere bağlarız.

Araştırmalar insanların mevcut kanaatleriyle uyumlu bilgiyi tercih etme eğilimi gösterebildiğini ortaya koyuyor. Fakat bu değişmez bir kader değildir. Doğruluk amacı güçlendiğinde ve karşıt bilgi gerçek bir karar için gerekli olduğunda insan, hoşuna gitmeyen bilgiyi de arayabilir. Demek ki mesele yalnız zihnin eğilimi değil; hangi niyetle baktığımızdır.

Güdülenmiş akıl yürütme dediğimiz şey de burada görünür. İnsan istediği sonucu çıplak biçimde seçmez; kendi gözünde makul görünen gerekçeler üretir. “Bu kaynak güvenilmez”, “Bu kişi zaten önyargılı”, “Bunun şimdi sırası değil” der. Bu cümlelerin her biri bazen doğru olabilir. Fakat aynı ölçüyü kendi tarafımıza da uygulamıyorsak, gerekçe hakikati aramaktan çok hükmümüzü koruyor olabilir.

Bir görüş değiştiğinde yalnız düşüncemiz değil, ait olduğumuz çevreyle ilişkimiz de etkilenebilir. İnsan bu yüzden bazen güçlü bir karşı delili bile dinlemeyi geciktirir. Bu ihtimal, bütün bağlılıkları şüpheli kılmaz; yalnız kendi tarafımızın sözünü de tartmamızı gerektirir.

Bu mekanizmaları bilmek bizi kendimizden şüphe eden felçli bir hâle sokmamalı. Amaç her kanaatimizi değersizleştirmek değil, kanaatimizin nasıl oluştuğunu görebilmektir. Güçlü delile dayanan bir görüşü korumakla, yalnız bize ait olduğu için bir görüşe yapışmak aynı şey değildir.

İnsanın doğruluk niyetini güçlendiren küçük bir soru vardır: “Hangi bilgi fikrimi değiştirebilir?” Eğer dürüst bir cevap verebiliyorsak kapı bütünüyle kapanmamıştır. Cevap “Hiçbir şey” ise, artık bilgiyi tartmaktan çok kimliğimizi savunuyor olabiliriz.

Kendi Sesimizi Vahiy Sanmamak

Bu kıssayı okurken en tehlikeli kolaylık, kendimizi otomatik olarak Hz. Nûh’un yerine koymaktır. “Ben doğruyu söylüyorum, kimse beni dinlemiyor; demek ki onlar kulaklarını kapattı” demek insana iyi gelebilir. Fakat Hz. Nûh vahye dayanıyordu. Bizim görüşümüz, yorumumuz, kaynak seçimimiz ve anlatımımız yanılabilir.

Azınlıkta olmak haklılığın delili değildir. Kalabalık tarafından kabul edilmek de doğruluğun garantisi değildir. Bir görüşün değeri, kaç kişinin yanında olduğuyla değil, dayandığı delille ölçülür.

Bize itiraz eden kişi gerçekten savunmada olabilir. Fakat belki biz eksik bilgi verdik, yanlış kaynak kullandık, karşı tarafın sorusunu anlamadık veya hakikati kendi öfkemizle örttük. “Beni dinlemiyorlar” demeden önce “Ben ne söylüyorum, neye dayanıyorum ve nasıl söylüyorum?” sorusunu da sormalıyız.

Bir insan kendi yorumunu vahyin kendisi gibi sunduğunda, farklı düşünen herkesi kibirle suçlamaya başlar. Oysa muteber ihtilaf vardır; delillerin anlaşılmasında farklılık olabilir; uzmanlar aynı veriden farklı sonuçlara ulaşabilir. Hakikate sadakat, zayıf görüşlere yapay eşitlik vermek değildir. Fakat kendi kanaatimize Allah’ın vermediği kesinliği yüklemek de sadakat değildir.

Bu kıssanın aynası iki taraflıdır. Bir yandan güvenilir söze kapanıp kapanmadığımızı sorar. Diğer yandan kendi sözümüzü eleştiriden muaf tutup tutmadığımızı. Terazi yalnız dinleyenin kulağını değil, konuşanın iddiasını da tartar.

Bir görüşü anlatırken “Buna inanmak zorundasın” tavrı ile “Delilim bu; sen de tart” tavrı aynı değildir. Vahiy bağlayıcıdır; fakat bizim vahyi anlayışımız, seçtiğimiz örnekler ve kurduğumuz bağlar insan çabasıdır. Bu ayrım, hem ilmi korur hem insanı haddinde tutar.

Aynayı Kendimize Çevirmek

Bir eleştiri geldiğinde içimizdeki ilk hareket çoğu zaman hızlıdır. Kaynağı küçültmek, niyet okumak, eski dosyaları açmak, “Sen de…” diye cevap vermek kolay gelir. Bu ilk hareketin gelmesi bizi kötü yapmaz; fakat onu hakikat sanmak bizi kapatabilir.

Bazen yapılacak ilk şey cevap vermek değil, cümleyi olduğu hâliyle tekrar etmektir: “Sen şunu mu söylüyorsun?” Sonra delile bakmak, kendi tarafımızdaki ölçüyü de aynı sertlikle uygulamak ve gerekirse “Burada yanılmış olabilirim” diyebilmek. Bu teslimiyet değil; düşüncenin ahlâkıdır.

Her eleştiriye boyun eğmek gerekmez. Haksız suçlamaya itiraz edilir, iftiraya sınır konur, zayıf delil reddedilir. Fakat önce gerçekten ne söylendiğini anlamadan verilen savunma, bizi haksız eleştiriye karşı değil, her türlü düzeltmeye karşı koruyabilir.

Bazen “Haklı olabilirsin” demek, hemen bütünüyle teslim olmak değildir. Yalnız karşıdaki sözün içinde araştırmaya değer bir pay bulunduğunu kabul etmektir. İnsan bu cümleyi kurabildiğinde savunma duvarında küçük bir pencere açılır.

Bir tartışmanın sonunda görüşümüz değişmeyebilir. Fakat karşı tarafı daha doğru anlamış, kendi delilimizi daha dikkatli kurmuş ve konuşma biçimimizi düzeltmiş olabiliriz. Dinlemenin değeri yalnız fikir değiştirmek değildir; yanlış anladığımız insanı doğru yere koymak da bir kazançtır.

Şimdi kendimize dönelim. Hangi kişinin ağzından geldiğinde doğru sözü duymakta zorlanıyorum? Hangi kaynağı daha açmadan değersiz sayıyorum? Ve hangi sözün yanlış olmasından değil, doğru çıkmasından korkuyorum?

Kulak bazen sesle değil, kesinlik duygusuyla kapanır. İnsan artık araştırması gerektiğini değil, karşı tarafın anlaması gerektiğini düşünür. İşte o anda hakikat arayışı yerini benliği koruma görevine bırakabilir.

Mülk 67/10’da pişmanlık içindeki insanlar, “Keşke dinleseydik yahut aklımızı kullansaydık” der. Ayetin anlattığı ahiret sahnesini bugünkü sıradan anlaşmazlıklarla eşitlemeyiz. Yine de insanı düşündüren bir yönü vardır: Bazen kayıp, cevabı bilmemekten önce, dinleme imkânını kullanmamaktan doğar.

Bir Sonraki Kapı

Kulaklar kapandı; çağrı ise susmadı. Karşılık görmeyen bir insan, doğru bildiğini ne kadar süre taşıyabilir?

MİZAN SÖZÜ

Kulak her söze açılmaz; fakat güvenilir delile peşinen kapanmaz. Hakikate açıklık, her itirazı kabul etmek değil, onu adaletle dinleyebilmektir.

Kaynaklar ve Notlar

Kur’an ve Meal

Nûh 71/5-9; Zümer 39/18; Kâf 50/37; En‘âm 6/68; İbrâhîm 14/27; Hûd 11/32; Fussilet 41/26; Mülk 67/10. Arapça metni, okunuşu ve meali ayrı bloklarda verilen ayetlerde Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Yolu Meali esas alınmıştır. Türkçe harflerle yazılan okunuşlar yaklaşık telaffuz rehberidir; kıraat öğretiminin yerine geçmez.

Hadis

Sahîh-i Müslim, Îmân 147 (91): “Kibir, hakkı reddetmek ve insanları küçümsemektir.” Hadisin bağlamında güzel elbise ve ayakkabı sevgisinin kibir olmadığı; Allah’ın güzel olduğu ve güzelliği sevdiği de belirtilir.

Klasik Tefsir

Taberî, Câmiu’l-beyân, Nûh 71/5-9: çağrının onların kaçışını artırması, parmakların kulaklara götürülmesi, örtünme, ısrar ve kibir açıklamaları.

Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, Nûh 71/7: işitme ve görme kanallarını kapatma, elbiseye bürünmenin anlamları ve reddedişin şiddeti.

İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-tenvîr, Nûh 71/5-9: gerçek davranış ile güçlü temsil ihtimali; kulak ve yüzün kapatılması; açık ve gizli davet yöntemleri.

Taberî, Kâf 50/37; Sa‘dî, Zümer 39/18: kulağı vermek, kalben hazır bulunmak, sözü dinlemek ve en güzeline uymak.

İnsan Davranışı ve Bilgi Seçimi

Sweeny, K., Melnyk, D., Miller, W. A., & Shepperd, J. A. (2010). “Information Avoidance: Who, What, When, and Why.” Review of General Psychology, 14(4), 340-353. https://doi.org/10.1037/a0021288

Golman, R., Hagmann, D., & Loewenstein, G. (2017). “Information Avoidance.” Journal of Economic Literature, 55(1), 96-135. https://doi.org/10.1257/jel.20151245

Hart, W., Albarracín, D., Eagly, A. H., Brechan, I., Lindberg, M. J., & Merrill, L. (2009). “Feeling Validated Versus Being Correct: A Meta-Analysis of Selective Exposure to Information.” Psychological Bulletin, 135(4), 555-588. https://doi.org/10.1037/a0015701

Kunda, Z. (1990). “The Case for Motivated Reasoning.” Psychological Bulletin, 108(3), 480-498. https://doi.org/10.1037/0033-2909.108.3.480

Cialdini, R. B., & Goldstein, N. J. (2004). “Social Influence: Compliance and Conformity.” Annual Review of Psychology, 55, 591-621. https://doi.org/10.1146/annurev.psych.55.090902.142015

Van Bavel, J. J., & Pereira, A. (2018). “The Partisan Brain: An Identity-Based Model of Political Belief.” Trends in Cognitive Sciences, 22(3), 213-224. https://doi.org/10.1016/j.tics.2018.01.004

Dechêne, A., Stahl, C., Hansen, J., & Wänke, M. (2010). “The Truth About the Truth: A Meta-Analytic Review of the Truth Effect.” Personality and Social Psychology Review, 14(2), 238–257. https://doi.org/10.1177/1088868309352251

Bu çalışmalar tarihî kişilere klinik veya deneysel teşhis koymak için kullanılmamıştır. Modern araştırma, Nûh sûresinin tefsiri yerine geçmez; çağdaş insanın bilgiyi seçme, rahatsız edici bilgiden kaçınma ve aidiyetini koruma biçimlerini anlamaya yardım eden sınırlı bir açıklama katmanıdır.

← Önceki: Bölüm 3A — Miras Alınan GölgeTERAZİ I içindekilerKütüphaneye dön

Kaynak