İTHAF
Erva Gülay ve Elif’e…
Bu kitap size bir şey öğretmek için yazılmadı.
Belki bir gün büyüdüğünüzde okuyacaksınız.
Belki bazı satırlarını o gün anlayacaksınız.
Belki bazı satırlarını yıllar sonra.
Fakat şunu bilmenizi isterim:
Bu kitapta yazılanların çoğunu önce kendim öğrenmeye çalıştım.
Çünkü insan, çocuklarına bırakacağı en değerli mirasın yalnızca sözler değil, sözlerin arkasında yaşanmaya çalışılan hakikatler olduğunu zamanla anlıyor.
Hayat boyunca birçok şey kaybedilebilir.
Para kaybolabilir.
Makam kaybolabilir.
Güç kaybolabilir.
İnsanların ilgisi, takdiri ve bakışı değişebilir.
Fakat insan yönünü kaybetmediği sürece yeniden yürüyebilir.
Eğer bir gün bu satırları okursanız, kusursuz bir babanın kitabını okumadığınızı bilin.
Hata yapan, yanılan, düşen, kalkan, öğrenen, ve öğrendiklerini yaşamaya çalışan bir insanın satırlarını okuyorsunuz.
Ve eğer bu satırlardan size yalnızca bir şey kalacaksa, şu kalsın:
Haklı olmaktan çok hakikati sevin.
İnsanların alkışından çok vicdanınızı dinleyin.
Ve ne olursa olsun kendinizi kaybetmeyin.
Sizi çok seven babanızdan…
Veli Türkmen
ÖNSÖZ
“Nûn. Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun.”
(Kalem Suresi, 68:1)
Bazı insanlar konuşarak öğrenir.
Bazıları dinleyerek.
Bazıları yaşayarak.
Ben ise çoğu zaman okuyarak, araştırarak, düşünerek ve not alarak öğrendim.
Bu çalışmayı başkalarına bir şey öğretmek için hazırlamadım.
Önce kendimi anlamak için hazırladım.
Kendimden kaçtığım yerleri görmek için hazırladım.
Sorduğum bazı soruların peşinden yürümek için hazırladım.
Çünkü insan bazen hayatın içinde koşarken kendi sesini duyamıyor.
Günler geçiyor.
Yıllar geçiyor.
İnsan çalışıyor, mücadele ediyor, seviyor, kırılıyor, umut ediyor, yoruluyor.
Fakat bütün bunların arasında bazen en önemli soruyu unutuyor:
“Ben neredeyim?”
Bu kitap o sorudan doğdu.
Bir günün içinde değil.
Bir gecenin içinde değil.
Yılların içinde.
Hataların içinde.
Arayışların içinde.
Kayboluşların içinde.
Ve yeniden yön bulmaya çalışma çabasının içinde.
Buradaki satırlar kusursuz bir insanın satırları değildir.
Tam tersine.
Hata yapan bir insanın satırlarıdır.
Yanılan bir insanın.
Korkan bir insanın.
Bazen kaçan, bazen yüzleşen, bazen düşen, bazen yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir insanın.
Bu yüzden bu kitapta kendisini kusursuz göstermeye çalışan bir anlatıcı bulmayacaksınız.
Çünkü insanı değiştiren şey kusursuzluk değildir.
Hakikate karşı dürüst olabilmesidir.
Bu kitap boyunca Kur’an merkezde olacaktır.
Psikoloji, insanın iç dünyasını anlamaya yardımcı bir araç olarak yer alacaktır.
Fakat hiçbir psikolojik yorum, Kur’an’ın açık anlamının önüne geçirilmeyecektir.
Çünkü insanı yaratan Allah’ın insana dair ölçüsünü dikkate almadan, insanı bütünüyle anlamanın mümkün olmadığına inanıyorum.
Yine de bu kitap bir tefsir kitabı değildir.
Bir psikoloji kitabı da değildir.
Bir kişisel gelişim kitabı hiç değildir.
Bu kitap daha çok bir yolculuktur.
İnsanın kendisini arama yolculuğu.
Kaybettiği şeyi fark etme yolculuğu.
Saklandığı yerleri görme yolculuğu.
Kendisine anlattığı hikâyeleri sorgulama yolculuğu.
Ve en sonunda Rabbine doğru yeniden yönelme yolculuğu.
Belki bu satırlarda kendinizden bir şey bulacaksınız.
Belki bazı yerlerde rahatsız olacaksınız.
Belki bazı sorular sizi uzun süre takip edecek.
Eğer öyle olursa, bu kitabın amacı zaten gerçekleşmiş olacaktır.
Çünkü bazen insanın hayatını değiştiren şey yeni bir cevap değildir.
Uzun zamandır kaçtığı bir soruyla nihayet dürüstçe karşılaşabilmesidir.
Bu çalışmanın araştırma, derleme ve editoryal sürecini ben yürüttüm.
Fakat ilk okuru da benim.
İlk öğrencisi de.
İlk yüzleşeni de.
Ve hâlâ öğrenmeye devam eden yolcusu da.
Eğer bir gün bu satırlar kızlarımın eline geçerse, onların şunu bilmelerini isterim:
Babaları bu çalışmayı başkalarından önce kendisi için hazırladı.
Haklı çıkmak için değil.
Hakikati aramak için.
Ve öğrendiği her şeyi önce kendi hayatında yaşamaya çalışmak için.
Çünkü insanın söylediklerinden çok, yaşadıkları iz bırakır.
Veli Türkmen
BU KİTAP HAKKINDA
Bu kitap bir tefsir kitabı değildir.
Bir psikoloji kitabı da değildir.
Bir kişisel gelişim kitabı hiç değildir.
Bahçedeki Ağaç, insanın kendi iç dünyasına doğru yaptığı bir yolculuğun izlerini taşır.
Bu yolculuk boyunca Kur’an merkezde tutulmuştur.
Psikoloji, insan davranışlarını ve iç dünyasını anlamaya yardımcı bir araç olarak kullanılmıştır.
Yer yer sahih sünnetten, İslam düşünce geleneğinden, modern psikolojiden ve insanın ortak tecrübelerinden yararlanılmıştır.
Ancak bu kitapta yer alan psikolojik yorumlar ile Kur’an’ın açık anlamı aynı şey olarak sunulmamıştır.
Kur’an vahiydir.
Psikoloji ise insanı anlamaya çalışan bir bilim dalıdır.
İkisi birbirinin yerine geçirilmemiştir.
Bu kitap boyunca amaç, insana yeni bilgiler vermekten çok, insanın kendisine uzun zamandır sormadığı bazı soruları yeniden hatırlatmaktır.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı yeni cevaplar değildir.
Unuttuğu sorulardır.
Bahçedeki Ağaç’ta anlatılan yolculuk yalnızca bir kişiye ait değildir.
Her insanın içinde az ya da çok bulunan bazı ortak duraklara uğrar:
Kaybolmak.
Saklanmak.
Kendisiyle yüzleşmek.
Haklı çıkmaya çalışmak.
Sorumluluktan kaçmak.
Aynı döngülere geri dönmek.
Tevbe etmek.
Eski benliğin çağrısını duymak.
İnsanların bakışları arasında yönünü korumaya çalışmak.
Ve yeniden hakikate dönmek.
Bu kitap hazırlanırken Kur’an’dan, sahih sünnetten, güvenilir İslam düşünce geleneğinden, psikoloji alanındaki güvenilir çalışmalardan ve insanlık tecrübesinin birikiminden faydalanılmıştır.
Ayrıca metinlerin geliştirilmesi, dil akışının düzenlenmesi ve editörlük süreçlerinde dijital düzenleme araçlarından destek alınmıştır.
Fakat çalışmada yer alan fikirlerin doğruluğu, nihai tercihi ve sorumluluğu Veli Türkmen’e aittir.
Bahçedeki Ağaç, kusursuzluk iddiasındaki insanları anlatmaz.
Çünkü Kur’an insanı yalnızca kusursuzluk iddiasıyla değil; hata, imtihan, tevbe, sorumluluk ve yöneliş hakikatiyle de anlatır.
Bu kitap; hata yapan, yanılan, korkan, saklanan, fakat yeniden yönünü bulmaya çalışan insanın iç yolculuğuna bakar.
Bu nedenle bu kitabı okurken bir öğüt kitabı okumaktan çok, bir aynanın karşısına geçtiğinizi düşünmeniz daha doğru olacaktır.
Çünkü bazen insanın hayatını değiştiren şey yeni bir bilgi değildir.
Kendisini ilk defa dürüstçe görebilmesidir.
Veli Türkmen MİZAN açılış notu: İnsan, kendisinden kaçabildiği ölçüde değil; kendisiyle yüzleşebildiği ölçüde olgunlaşır.
BÖLÜM 1 — NEREDESİN?
Bazı sorular vardır.
Cevabı birkaç kelimedir.
Fakat insan o cevabı verebilmek için bazen bir ömür harcar.
“Nasılsın?”
“Nerelisin?”
“Ne iş yapıyorsun?”
Bu soruların cevapları kolaydır.
Fakat bazı sorular vardır ki insanın adını değil, yönünü sorar.
İşte “Neredesin?” sorusu böyle bir sorudur.
Bu soru bir adres sormaz.
Bir şehir sormaz.
Bir ülke sormaz.
İnsanın bulunduğu yeri değil, bulunduğu hâli sorar.
Bugün bir insana:
“Neredesin?”
diye sorsak çoğu kişi yaşadığı şehri söyler.
Evini söyler.
İşini söyler.
Mesleğini söyler.
Fakat bunların hiçbiri insanın gerçekten nerede olduğunu anlatmaz.
Çünkü insan bazen evindedir ama kendisine uzaktır.
Kalabalıkların içindedir ama yalnızdır.
Başarılıdır ama huzursuzdur.
Gülüyordur ama içten içe dağılmaktadır.
Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri budur.
İnsan bulunduğu yeri, bulunduğu hâl zannetmeye başlamıştır.
Oysa insanın asıl bulunduğu yer kalbidir.
Çünkü insan nereye giderse gitsin kendisini de yanında taşır.
Bu yüzden bazı insanlar hayatlarını değiştirmeye çalışırken sürekli çevrelerini değiştirirler.
İşlerini değiştirirler.
Şehirlerini değiştirirler.
İlişkilerini değiştirirler.
Fakat gittikleri her yere aynı korkuları, aynı yaraları ve aynı yükleri götürürler.
Çünkü insan çoğu zaman bulunduğu yerden değil, kendisinden kaçmaktadır.
Kur’an’da şöyle buyrulur:
“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.”
(Haşr, 59/19)
Bu ayet üzerinde uzun uzun düşünmek gerekir.
İnsan Allah’ı nasıl unutur, bunu anlayabiliriz.
Peki insan kendisini nasıl unutur?
İnsan kendisini bir anda unutmaz.
Yavaş yavaş unutur.
Yetişmesi gereken işler arasında.
Ödemesi gereken faturalar arasında.
Başkalarının beklentileri arasında.
Kendisinden beklenen roller arasında.
Bir sonraki hedefe yetişmeye çalışırken.
Bir sonraki sorunu çözmeye çalışırken.
Ve bir gün gelir.
Hayatını neyin yönettiğini hatırlamaz olur.
Neden yorulduğunu bilmez.
Neden öfkelendiğini bilmez.
Neden kırıldığını bilmez.
Neden mutsuz olduğunu bilmez.
Çünkü insan bazen yolunu kaybetmeden önce kendisini kaybeder.
İşte bu yüzden her insanın hayatında durup kendisine şu soruyu sorması gerekir:
“Neredeyim?”
Yalnızca yaşadığım şehirde değil.
Yalnızca çalıştığım işte değil.
Yalnızca bulunduğum ilişkide değil.
Kalbim nerede?
Vicdanım nerede?
Hakikatle aramdaki mesafe ne kadar?
Çünkü dönüş, insanın yolunu bulmasıyla başlamaz.
Dönüş, kaybolduğunu fark etmesiyle başlar.
MİZAN değerlendirmesi: Kendini tanıma çabası, insanın kulluğunu, sınırlarını ve sorumluluğunu fark etmesine yardım edebilir.
MİZAN açılış notu: Dış dünyaya yaklaşmak, insanın kendi iç dünyasına yaklaştığı anlamına gelmez.
BÖLÜM 2 — KENDİNİ KAYBETMEK
Bir insan bir anda kaybolmaz.
Kimse bir sabah uyandığında kendisini tamamen yabancı bir yerde bulmaz.
Kayboluş çoğu zaman sessizdir.
Yavaş ilerler.
Fark edilmez.
Tıpkı kıyıdan uzaklaşan bir tekne gibi.
İlk bakışta her şey aynı görünür.
Deniz aynıdır.
Gökyüzü aynıdır.
Rüzgâr aynıdır.
Fakat kıyı yavaş yavaş gözden kaybolmaktadır.
İnsan da çoğu zaman kendisini böyle kaybeder.
Bir anda değil.
Küçük tercihlerle.
Küçük ihlallerle.
Küçük ihmallerle.
Çünkü insanın hayatındaki büyük kırılmaların çoğu küçük adımlarla başlar.
Bir düşünce gelir.
Üzerinde durulmaz.
Sonra aynı düşünce tekrar gelir.
Biraz daha yerleşir.
Sonra insan onu sorgulamamaya başlar.
Bir süre sonra düşünce duyguya dönüşür.
Duygu davranışı besler.
Davranış tekrar eder.
Tekrar eden davranış alışkanlığa dönüşür.
Alışkanlık karakteri şekillendirir.
Karakter seçimler üretir.
Seçimler ise insanın hayatının yönünü belirler.
Bu yüzden insan çoğu zaman kaybolduğu günü hatırlamaz.
Çünkü kayboluş bir gün değildir.
Bir süreçtir.
MİZAN yorumu: İnsan bazen yanlış yola bir adımda düşmez; küçük tercihler ve tekrarlar içinde yavaş yavaş uzaklaşabilir. Bu cümle doğrudan bir ayet meali değil, bölümün ahlâkî/psikolojik sentezidir.
Önce kalbi değil, dikkati dağılır.
Önce davranışı değil, bakışı değişir.
Önce yönünü kaybetmez.
Yönünü gösteren işaretleri önemsememeye başlar.
İşte burada çok önemli bir soru ortaya çıkar:
İnsan kendisini nasıl kaybeder?
Çoğu insan bunun cevabını dışarıda arar.
İşinde.
Parasında.
Çevresinde.
Şartlarında.
Oysa insan çoğu zaman kendisini dışarıda değil, içeride kaybeder.
Kendisine sorması gereken soruları sormamaya başladığında.
Vicdanının sesini ertelediğinde.
Rahatsız olduğu gerçeklerden uzaklaştığında.
Hakikat yerine konforu seçtiğinde.
İnsan kendisini kaybettiğinde bunu hemen fark etmez.
Çünkü insanın en büyük özelliği uyum sağlayabilmesidir.
Fakat bazen aynı özellik onun kör noktası hâline gelir.
Yanlışa alışabilir.
Eksikliğe alışabilir.
Boşluğa alışabilir.
Ve alıştığı şeyi normal zannetmeye başlayabilir.
Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllar sonra durup geriye baktıklarında şu soruyu sorarlar:
“Ben ne zaman böyle oldum?”
Aslında cevap çoğu zaman aynıdır:
Bir anda olmadı.
Yavaş yavaş oldu.
İnsan önce kendisine yabancılaşır.
Sonra bu yabancılığı normal zannetmeye başlar.
Ve bir gün hayat ona bir ayna tuttuğunda şaşırır.
Çünkü kaybettiği şey yalnızca huzuru değildir.
Kendisidir.
Belki de insanın hayatındaki en önemli sorulardan biri şudur:
Ben gerçekten neyi kaybettim?
Çünkü bazen insan parasını kaybetmez.
İşini kaybetmez.
İtibarını kaybetmez.
Fakat yönünü kaybeder.
Ve yönünü kaybeden insan, sahip olduğu şeyler artsa bile içindeki boşluğu dolduramaz.
İşte bu yüzden insanın yeniden kendisini bulabilmesi için önce kaybolduğunu fark etmesi gerekir.
Çünkü hiçbir yolculuk, insan bulunduğu yeri kabul etmeden başlayamaz.
“Saadetin kimyası, kalbin bayağı sıfatlardan arınarak Allah’a yönelmesidir.”
— İmam Gazâlî’nin Kimyâ-yı Saâdet çizgisindeki nefs ve kalp anlayışından Psikoloji notu: Şema terapi, erken uyumsuz şemaları erken yaşantılarla ilişkilendirilen ve yetişkinlikte de etkisini sürdürebilen örüntüler olarak ele alır; ancak tek tek kişilerde nedensellik otomatik olarak varsayılamaz.
BÖLÜM 3 — İLK SAKLANIŞ
İnsan hata yaptıktan sonra yalnızca yaptığı şeyin sonucu ile karşılaşmaz.
Kendisiyle de karşılaşır.
Belki de hatanın en ağır tarafı çoğu zaman yapılan davranış değildir.
O davranışın insanın iç dünyasında açtığı perdedir.
Çünkü hata bazen yalnızca bir yanlış değildir; insanın görmek istemediği taraflarını ortaya çıkaran bir aynadır.
Zayıflığını gösterir.
Korkusunu gösterir.
Açlığını gösterir.
Nefsinin nereden yakalandığını gösterir.
İnsanın kendisi hakkında kurduğu güzel anlatının altında hâlâ iyileşmemiş, terbiye edilmemiş, yüzleşilmemiş bir taraf bulunduğunu gösterir.
Ve insan her zaman gördüğü şeyi sevmeyebilir.
İşte saklanış çoğu zaman burada başlar.
Kur’an, Hz. Âdem ve eşinin kıssasında bu hakikati son derece çarpıcı bir sahneyle anlatır:
“Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar…”
A’râf, 7/22 Tâ-Hâ sûresinde de aynı hakikat başka bir ifadeyle geçer:
“Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler; ayıp yerleri kendilerine görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular…”
Tâ-Hâ, 20/121 Burada kaynak sınırını korumak gerekir. Kur’an’ın açık anlatısında mahrem yerlerin görünmesi ve yapraklarla örtünme çabası vardır. Utanç, suçluluk, savunma veya benlik algısıyla ilgili daha geniş açıklamalar ise ayetin doğrudan lafzı değil, bu çalışmanın psikolojik ve edebî yorumudur.
İnsan hata yaptığında yalnızca dışını örtmek istemez.
İçinde açığa çıkan şeyi de örtmek ister.
Utancı örtmek ister.
Suçluluğu örtmek ister.
Korkuyu örtmek ister.
Çıplak kalan zayıflığını örtmek ister.
Kendisinin bile görmek istemediği tarafını örtmek ister.
Çünkü hata, insanın yalnızca davranışını değil, benlik algısını da sarsar.
Bu örtünme her zaman yaprakla olmaz.
Bazen açıklamayla olur.
Bazen susmakla olur.
Bazen öfkeyle olur.
Bazen suçlamayla olur.
Bazen konuyu değiştirmekle olur.
Bazen “Ben böyleyim” demekle olur.
Bazen de insanın kendi hatasını başka birinin hatasının arkasına saklamasıyla olur.
İlk saklanış budur.
Hatanın kendisinden önce, hatanın insana gösterdiği hakikatten kaçmak.
Bu yüzden birçok insan yaptığı yanlışı düzeltmeden önce, o yanlışın oluşturduğu duygudan kaçmaya çalışır.
Çünkü bazı insanlar için hata yapmak yalnızca “yanlış yaptım” anlamına gelmez. Daha derinde başka cümleler uyanır:
“Ben değersizim.”
“Ben sevilmem.”
“Ben yetersizim.”
“Ben terk edilirim.”
“Ben anlaşılmam.”
“Ben kusurluyum.”
Bu cümleler her zaman bugünün cümleleri değildir. Bazen çok eski bir yerden gelirler.
Belki çocukken bir hata yaptı.
Azar işitti.
Belki alay edildi.
Belki utandırıldı.
Belki kendisini açıklamasına izin verilmedi.
Belki hatası düzeltilmedi, kişiliği hedef alındı.
Belki yaptığı şey değil, varlığı suçlandı.
Çocuk zihni bunları yetişkin gibi ayıramaz.
İşte o anda yalnızca bir anı oluşmaz.
Bir savunma oluşur.
Çocuk kendisini korumaya çalışır. Bu anlaşılabilir bir şeydir. Hatta bazı dönemlerde gereklidir. Çünkü çocuk, taşıyamadığı duygular karşısında bir sığınak arar.
Fakat çocuklukta insanı koruyan şey, yetişkinlikte insanı sınırlayan şeye dönüşebilir.
Çocukken susmak onu azardan korumuş olabilir. Fakat yetişkinlikte aynı suskunluk hakikati söylemesini engeller.
Çocukken mükemmel olmaya çalışmak onu eleştiriden korumuş olabilir. Fakat yetişkinlikte aynı mükemmeliyetçilik onu denemekten, yanılmaktan ve öğrenmekten alıkoyar.
Çocukken herkesi memnun etmek onu terk edilme korkusundan korumuş olabilir. Fakat yetişkinlikte aynı davranış kendi sınırlarını kaybettirir.
İşte şema terapinin dikkat çektiği önemli noktalardan biri budur:
insan yalnızca geçmişte yaşadığı olaylarla değil, o olaylardan çıkardığı sonuçlarla da yaşar.
Geçmiş bitmiş olabilir.
Fakat geçmişten çıkarılan anlam hâlâ bugünü yönetebilir.
Kur’an’ın Âdem kıssasında açıkça görülen geçiş önemlidir: Âdem ve eşi hata sonrası örtünmeye yönelir; ardından kendi nefislerine zulmettiklerini kabul ederek Allah’ın bağışlama ve merhametine yönelirler. Kur’an’da “saklanma” sahnesi anlatılmaz; bu ayrım özellikle korunmalıdır. “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize merhamet etmezsen mutlaka ziyana uğrayanlardan oluruz.”
A’râf, 7/23 Bu cümle insanlık tarihinin en büyük yüzleşme cümlelerinden biridir.
Çünkü burada savunma yoktur.
Suçu başkasına atma yoktur.
Hatayı küçültme yoktur.
Kendini temize çıkarma yoktur.
Sadece hakikatin önünde duran çıplak bir insan vardır:
“Rabbimiz, biz kendimize zulmettik.”
Bu cümle saklanışın kırıldığı yerdir.
İnsan hatasından sonra ya örtünür ya yüzleşir.
Örtünmek insanı bir süre rahatlatabilir.
Yüzleşmek ise insanı değiştirir.
Ve saklandığı yeri gören insan, artık yalnızca geçmişinin mahkûmu değildir.
Kendisini savunmakla kendisini görmek arasında bir kapı aralanmıştır.
Bu kapıdan geçmek kolay değildir. Çünkü insanın aynaya bakması gerekir.
Sadece dışarıdaki yüzüne değil.
İçeride sakladığı yüzüne.
Kendisine anlattığı kişiyle gerçekten olduğu kişi arasındaki mesafeye.
Bu yüzden bir sonraki soru artık şudur:
Ben gerçekten kimim?
Kendim hakkında anlattığım kişi mi?
Yoksa aynada gördüğüm kişi mi?
“Kusurunu gören kimse, onu düzeltme yoluna girmiştir.”
— İmam Gazâlî’nin nefs muhasebesi ve kalbin terbiyesi anlayışından Psikoloji notu: Rogers’ın kişi-merkezli yaklaşımında benlik algısı ile yaşantı arasındaki uyumsuzluk önemli bir kavramdır; kabul ve daha gerçekçi öz-farkındalık değişim sürecini destekleyebilir.
BÖLÜM 4 — AYNADAKİ İNSAN
İnsan hayatının büyük kısmını dışarıya bakarak geçirir.
İnsanlara bakar.
Olaylara bakar.
Şartlara bakar.
Geçmişe bakar.
Geleceğe bakar.
Fakat bazen en zor baktığı yer kendisidir.
Çünkü dışarıdaki gerçeklerle karşılaşmak zordur; ama içerideki gerçeklerle karşılaşmak çoğu zaman daha zordur.
İnsan başkasının hatasını daha kolay görür.
Başkasının eksikliğini daha rahat fark eder.
Başkasının çelişkisini daha hızlı yakalar.
Fakat aynı açıklıkla kendisine bakmak istediğinde iç dünyasında başka bir direnç başlar.
Çünkü insan kendisine bakarken yalnızca bir davranış görmez.
Bir hikâye görür.
Kendisi hakkında yıllardır anlattığı hikâyeyi.
“Ben iyi bir insanım.”
“Ben fedakâr biriyim.”
“Ben haklıyım.”
“Ben güçlü duruyorum.”
“Ben kimseye kötülük istemem.”
“Ben sadece çok kırıldım.”
“Ben böyle olmak zorunda kaldım.”
Bu cümlelerin tamamı bazen doğru olabilir. Fakat insanın en tehlikeli yanı şudur: doğru bir cümlenin arkasına saklanarak eksik bir hakikati örtebilir.
Evet, insan kırılmış olabilir. Ama kırılmış olmak, kırmayı haklı çıkarmaz.
Evet, insan yorulmuş olabilir. Ama yorulmuş olmak, sorumluluktan kaçmayı temizlemez.
Evet, insan haksızlığa uğramış olabilir. Ama haksızlığa uğramış olmak, kendisini hiç sorgulamama hakkı vermez.
İşte ayna burada başlar.
Ayna insanı övmez.
Aşağılamaz.
Savunmaz.
Suçlamaz.
Sadece gösterir.
Bu yüzden birçok insan aynadan korkmaz; aynanın dürüstlüğünden korkar.
Çünkü ayna insanın kendisi hakkında kurduğu hikâyeye saygı duymaz.
İnsan bazen kendisini dürüst zanneder. Sonra fark eder ki aslında korktuğu için susmuştur.
Bazen kendisini fedakâr zanneder. Sonra fark eder ki reddedilmekten korktuğu için sınır koyamamıştır.
Bazen kendisini güçlü zanneder. Sonra fark eder ki kırılganlığını saklamak için taşlaşmıştır.
Bazen kendisini sabırlı zanneder. Sonra fark eder ki içinde temiz bir teslimiyet değil, bastırılmış bir öfke birikmiştir.
Bazen kendisini haklı zanneder. Sonra fark eder ki uzun zamandır hakikati değil, kendi konumunu korumaktadır.
İnsanın canını acıtan şey çoğu zaman gerçek değildir.
Gerçeğin, kendisi hakkında anlattığı hikâyeyle uyuşmamasıdır.
Carl Rogers’ın insan anlayışında önemli bir nokta vardır: İnsan, kendisi hakkında taşıdığı benlik algısı ile yaşadığı gerçek deneyim arasında derin bir uyumsuzluk olduğunda huzursuzluk yaşar.
Yani insan yalnızca olaylardan dolayı dağılmaz; bazen kendisi hakkında inandığı kişiyle gerçekte davrandığı kişi arasındaki farkı taşıyamadığı için dağılır.
Kur’an bu hakikati son derece sarsıcı bir ifadeyle bildirir:
“Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktır.”
Kıyâmet, 75/14-15 Bu ayet, insanın içindeki en derin tanıklığı açığa çıkarır.
İnsan dışarıda birçok mazeret sıralayabilir.
Kendini anlatabilir.
Kendini savunabilir.
Kendini temize çıkarabilir.
Şartları gösterebilir.
Geçmişi gösterebilir.
Başkalarının hatalarını gösterebilir.
Fakat bütün bunların altında insanın kendi içinde susturamadığı bir tanıklık vardır.
İnsan neyi neden yaptığını çoğu zaman bilir.
Tam olarak itiraf etmese de bilir.
Hangi sözünde hakikati örttüğünü bilir.
Hangi suskunluğunda korktuğunu bilir.
Hangi öfkesinde kendisini savunduğunu bilir.
İnsan bazen başkalarını ikna eder.
Ama kendi içindeki tanığı susturamaz.
İşte aynadaki insan budur.
Dışarıya anlattığımız kişi değil.
İçeride bildiğimiz kişi.
Bu yüzden yüzleşme, insanın kendisine düşman olması değildir.
Kendisine acımasızca saldırması da değildir.
Gerçek yüzleşme insanı ezmez; insanın yalanla arasındaki bağı keser.
Çünkü insan kendisini ancak gördüğü yerden değiştirebilir.
Görmediği şeyi düzeltemez.
Adını koymadığı şeyi dönüştüremez.
Fakat burada ince bir denge vardır.
İnsan aynaya bakarken kendisini mahkûm etmeye de kaçabilir, kendisini temize çıkarmaya da.
İkisi de hakikat değildir.
Kendini mahkûm eden insan, “Ben zaten kötüyüm” diyerek değişimin kapısını kapatır.
Kendini temize çıkaran insan, “Ben aslında haklıyım” diyerek yüzleşmenin kapısını kapatır.
Hakikat bu ikisinin arasında durur.
İnsan ne kendisini ilahlaştırmalıdır ne de kendisini yok etmelidir.
Aynadaki insanla karşılaşmak, “Ben buyum ve değişmem” demek değildir.
“Ben burada ne hâle geldim ve neyi görmeden yaşayamayacağım?”
diyebilmektir.
Bu yüzden aynaya bakmak, yalnızca kusur aramak değildir.
Aynaya bakmak, insanın içindeki dağınıklığı hakikatin önüne getirmesidir.
Ben nerede dürüst değilim?
Nerede korkumu başka bir isimle koruyorum?
Nerede haklı görünmek için hakikati küçültüyorum?
Nerede yarama sadakat gösterirken Rabbimin ölçüsünü unutuyorum?
Nerede kendimi anlatırken kendimi kandırıyorum?
Aynadaki insan, insanın düşmanı değildir.
O, insanın uzun zamandır görmek istemediği tanığıdır.
Ve insan o tanığın önünde dürüstleşmeye başladığında daha derin bir soru başlar:
Ben gerçekten hakikati mi arıyorum?
Yoksa yalnızca kendimi haklı çıkarmaya mı çalışıyorum?
Kaynak notu: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin” sözü Hz. Ömer’e yaygın biçimde nispet edilir; bu çalışmada sahih hadis veya kesin isnadlı söz olarak kullanılmaz. Ana delil yerine muhasebe temasını ifade eden tarihî bir nispet olarak değerlendirilir.
Psikoloji notu: Bilişsel çelişki kuramı, kişinin birbiriyle uyuşmayan bilişleri olduğunda rahatsızlık yaşayabileceğini ve bu uyumsuzluğu azaltmaya yönelebileceğini öne sürer.
BÖLÜM 5 — HAKLILIK TUZAĞI
İnsan aynaya baktığında her zaman hoşuna giden şeyler görmez.
Bazen bir korkuyla karşılaşır.
Bazen bir eksiklikle.
Bazen bir zaafla.
Bazen bir hatayla.
Bazen de yıllardır savunduğu hâlde adını doğru koyamadığı bir gerçekle.
İşte tam o anda insanın önünde görünmez bir yol ayrımı belirir.
Çünkü gerçeği görmek ile gerçeği kabul etmek aynı şey değildir.
Birçok insan gerçeği görür.
Fakat kabul etmez.
Birçok insan hatasını fark eder.
Fakat sahiplenmez.
Birçok insan yanlış yaptığını bilir.
Fakat bunu kendisine itiraf etmek istemez.
Çünkü bazen insanın problemi gerçeği görememesi değildir.
Gerçeğin kendisi hakkında söylediklerini duymak istememesidir.
İnsan yalnızca bir hayat yaşamaz.
Aynı zamanda kendisi hakkında bir hikâye de taşır.
Dürüst olduğuna inanır.
Adil olduğuna inanır.
İyi niyetli olduğuna inanır.
Fedakâr olduğuna inanır.
Haklı olduğuna inanır.
Ve çoğu zaman bu hikâyeler tamamen yalan değildir. Zaten haklılık tuzağını tehlikeli yapan şey de budur.
İnsan bütünüyle yalan bir şeye değil, içinde biraz hakikat bulunan eksik bir hikâyeye tutunur.
Evet, insan gerçekten kırılmış olabilir. Ama kırılmış olmak, her tepkiyi haklı çıkarmaz.
Evet, insan gerçekten haksızlığa uğramış olabilir. Ama haksızlığa uğramış olmak, kendi payını hiç görmeme hakkı vermez.
Evet, insan gerçekten yorulmuş olabilir. Ama yorulmuş olmak, sorumluluğu bütünüyle terk etmeyi temizlemez.
İşte haklılık tuzağı burada başlar.
İnsan bazen doğruyu aradığı için değil, kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi korumak için mücadele eder.
Bir tartışmada gerçeği bulmaya çalışmaz.
Kendi yerini korumaya çalışır.
Bir hatayı anlamaya çalışmaz.
Kendisini savunmaya çalışır.
Bir eleştiriyi değerlendirmez.
Onu etkisiz hâle getirmeye çalışır.
Çünkü insanın nefsi çoğu zaman hakikatten değil, küçülmekten korkar.
Ve bazen haklı olma arzusu, hakikati öğrenme arzusundan daha güçlü hâle gelir.
İşte o noktada insan değişmeyi bırakır.
Çünkü değişim için önce insanın içinden şu cümleyi geçirebilmesi gerekir:
“Burada benim de bir yanlışım olabilir.”
Haklılık ise bu cümleyi zorlaştırır.
Çünkü haklılık çoğu zaman bir sonuç değildir.
Bir sığınaktır.
İnsan bazen haklı olmak istemez aslında.
Kırılmamak ister.
Suçlu hissetmemek ister.
Yetersiz görünmemek ister.
Değerini kaybetmemek ister.
Utançla karşılaşmamak ister.
Kendisini kötü biri olarak görmemek ister.
Bu yüzden haklılık bazen hakikatin değil, yaralı benliğin zırhı olur.
Dışarıdan güçlü görünür.
İçeriden korkuyla beslenir.
İnsan bu zırhı giydiğinde artık karşısındakini dinlemez; sadece cevap hazırlar.
Söylenen sözü anlamaya çalışmaz; hangi tarafından kendisini savunabileceğini arar.
Böylece konuşma hakikate yaklaşma imkânı olmaktan çıkar.
Bir savunma savaşına dönüşür.
Kur’an bu konuda insanı çok sert ve temiz bir ölçüye çağırır:
“Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun… Hislerinize uyup adaletten ayrılmayın.”
Nisâ, 4/135 Bu ayet, haklılık tuzağını kökünden sarsar.
Çünkü insan çoğu zaman adaleti kendi lehine olduğunda sever.
Hakikat kendisini doğruladığında onu kolayca kabul eder.
Fakat hakikat kendi aleyhine konuştuğunda, insanın gerçek ahlakı ortaya çıkar.
Kendi aleyhine olan doğruyu taşıyabiliyor musun?
Kendi payını görebiliyor musun?
Kendi hatanı küçültmeden, başkasının hatasının arkasına saklanmadan, mazeretin arkasına kaçmadan durabiliyor musun?
Bu kolay değildir.
Çünkü insanın içindeki mahkeme çoğu zaman adil çalışmaz.
Orada insan aynı anda hem sanık olur, hem avukat, hem de hâkim.
Kendi lehine deliller toplar.
Kendi aleyhine olanları küçültür.
Bazı ayrıntıları büyütür.
Bazı hakikatleri görmezden gelir.
Kendisini açıklar.
Kendisini mazur gösterir.
Kendisini aklar.
Ve sonunda kendisini haklı çıkarır.
Fakat kendi zihninde beraat eden insan, her zaman hakikatin önünde temizlenmiş olmaz.
Bazen tartışmayı kazanır ama ilişkiyi kaybeder.
Bazen güçlü görünür ama olgunlaşma fırsatını kaybeder.
Bazen haklı çıkar ama hakikatten uzaklaşır.
İşte burada insanın kendisine sorması gereken soru şudur:
Ben hakikati mi arıyorum, yoksa sadece kendimi mi savunuyorum?
Hakikati arayan insan, kendisini de sorguya dahil eder.
Haklı çıkmaya çalışan insan ise sorguyu hep başkasının üzerinde tutar.
Hakikati arayan insan, “Benim payım ne?” diye sorar.
Haklı çıkmaya çalışan insan, “Onun hatası ne?” diye sorar.
Bu yüzden haklılık tuzağından çıkış, insanın kendisini ezmesiyle başlamaz.
Kendisini doğru yere koymasıyla başlar.
İnsan ne kendisini bütünüyle suçsuz ilan etmelidir ne de bütün varlığını suçtan ibaret görmelidir.
İkisi de hakikat değildir.
Birincisi kibirdir.
İkincisi umutsuzluktur.
Hakikat ise daha ağır ama daha temiz bir yerde durur:
“Benim burada bir payım var mı?”
Haklılık tuzağının çözülmeye başladığı yer burasıdır.
İnsan artık kendisini korumaktan çok, hakikati aramaya başlar.
Çünkü insanın dönüşümü hatasını fark ettiği gün başlamaz.
Hatasını savunmayı bıraktığı gün başlar.
“Mümin, nefsinin üzerinde bekçidir; onu Allah için hesaba çeker.”
— Hasan-ı Basrî’ye nispet edilen muhasebe sözü MİZAN açılış notu: İnsan her koşulu seçemez; fakat bazı koşullarda vereceği cevabın bir bölümünü seçebilme imkânı üzerinde çalışabilir.
BÖLÜM 6 — SORUMLULUK
İnsan haklılık tuzağından çıkmaya başladığında yeni bir gerçekle karşılaşır.
Kendi payıyla.
Bu karşılaşma kolay değildir. Çünkü insan çoğu zaman başkasının hatasını daha rahat görür.
Başkasının eksikliğini, yanlışını, ihmâlini, sertliğini, adaletsizliğini anlatmak daha kolaydır.
Zihin orada daha hızlı çalışır.
Deliller bulunur.
Hatıralar sıralanır.
Cümleler hazırlanır.
Fakat insan kendi payına geldiğinde yavaşlar.
Çünkü kendi payını görmek, insanın kendisini suçlaması değildir; ama kendisini temize çıkarma konforunu da bozar.
Birçok insan hayatı boyunca şu sorunun peşinden gider:
“Kim suçlu?”
Bu soru bazen gereklidir. Çünkü zulmü, haksızlığı ve sınır ihlalini yok saymak doğru değildir.
İnsan yaşadığı her şeyin sebebi değildir.
Her acının faili kendisi değildir.
Her kırılmanın sorumlusu kendisi değildir.
Bunu görmek önemlidir.
Fakat dönüşüm yalnızca “Kim suçlu?” sorusuyla başlamaz.
Dönüşüm çoğu zaman daha ağır bir soruyla başlar:
“Burada benim payım neydi?”
Bu iki soru birbirine benzer görünür.
Fakat insanı götürdükleri yer farklıdır.
“Kim suçlu?” sorusu insanı çoğu zaman geçmişin mahkemesine götürür.
“Benim payım ne?” sorusu ise insanı değişimin kapısına getirir.
Çünkü insan başkalarının geçmişini değiştiremez.
Başkalarının niyetini değiştiremez.
Başkalarının karakterini değiştiremez.
Başkalarının seçimini kendi eliyle düzeltemez.
Fakat kendi payını görebildiğinde, ilk kez etkileyebileceği bir alan bulur.
İşte sorumluluğun gücü burada ortaya çıkar.
Sorumluluk, insanın her şeyin sebebi olduğunu kabul etmesi değildir. Bu sağlıksız bir yüktür.
Hatta bazen gizli bir kibirdir; çünkü insan kendisini her şeyin merkezine koyar.
Oysa insan ne her şeyin sebebidir ne de hiçbir şeyden sorumsuzdur.
Hakikat bu iki uç arasında durur.
İnsan etkilenir.
Ama sadece etkilendiği şeylerden ibaret değildir.
İnsan yaralanır.
Ama yalnızca yaralarının toplamı değildir.
İnsan haksızlığa uğrayabilir.
Ama bütün kimliğini uğradığı haksızlık üzerine kurmak zorunda değildir.
İnsan geçmişinden iz taşır.
Ama geleceğini bütünüyle geçmişinin eline teslim etmek zorunda değildir.
Burada ince bir ayrım vardır:
Etkilenmek başka şeydir.
Yönetilmek başka şeydir.
İnsan çocukluğundan etkilenebilir.
Ama yetişkin hayatının bütün direksiyonunu çocukluk savunmalarına bırakmak zorunda değildir.
İşte sorumluluk burada başlar.
İnsan önce şunu sorar:
“Ben ne yaşadım?”
Bu soru önemlidir. Çünkü insan acısını inkâr ederek iyileşmez.
Fakat bu sorudan sonra başka bir soru gelmezse insan orada takılı kalabilir:
“Ben bununla ne yaptım?”
İşte ikinci soru sorumluluk sorusudur.
Ben bu acıyla ne yaptım?
Bu kırgınlığı nasıl taşıdım?
Bu korku beni nereye sürdü?
Bu yara bende hangi savunmaya dönüştü?
Bu haksızlığı hayatımın tamamını açıklayan tek cümle hâline mi getirdim?
Sorumluluk ile suçluluk burada birbirinden ayrılır.
Suçluluk çoğu zaman geçmişe çiviler.
Sorumluluk ise geleceğe kapı açar.
Suçluluk şöyle der:
“Sen kötüsün.”
Sorumluluk şöyle der:
“Burada görebileceğin ve değiştirebileceğin bir şey var.”
Suçluluk insanı ezer.
Sorumluluk insanı çağırır.
Bu yüzden sorumluluk almak, insanın kendisini cezalandırması değildir.
Kendisini kandırmayı bırakmasıdır.
Kur’an bu konuda çok dengeli bir ölçü verir:
“Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır…”
Bakara, 2/286 Bu ayet sorumluluğu iki aşırı uçtan korur.
Bir yandan insanın kaldıramayacağı bir yükle yükümlü tutulmadığını bildirir.
Diğer yandan insanın kazandığının kendi lehine veya aleyhine olduğunu bildirir.
Yani insan hem sınırlıdır hem sorumludur.
Her şeyi kontrol edemez.
Ama verdiği cevabı bütünüyle önemsiz de sayamaz.
Her yarayı seçmemiş olabilir.
Ama o yaranın hayatında neye dönüşeceği konusunda bütünüyle pasif değildir.
Burası rahatsız edici ama özgürleştirici bir yerdir.
Çünkü insan yalnızca başkasını suçladığında, değişim gücünü başkasının eline verir.
Sorumluluk ise başka bir cümle kurdurur:
“Bana ne olduğu gerçektir; fakat bundan sonra neye dönüşeceğim hâlâ önemlidir.”
Bu cümle acıyı inkâr etmez.
Haksızlığı temize çıkarmaz.
Başkasının günahını insanın üzerine yıkmaz.
Ama insanın kendi alanını da geri verir.
Birçok insan burada yanılır.
Kendisini anlamayı değişim zanneder.
Öfkesinin kökenini bilir.
Ama öfkesiyle ne yaptığını değiştirmez.
Korkusunun nereden geldiğini bilir.
Ama korkusunun arkasına saklanmaya devam eder.
Çocukluk yaralarını tanır.
Ama yetişkin sorumluluğunu sürekli o yaraların gerisine iter.
Bu yüzden farkındalık değerlidir; ama tek başına yeterli değildir.
Farkındalık kapıyı gösterir.
Sorumluluk o kapıdan geçmeye başlamaktır.
Sorumluluk bir yük değil.
Bir yön.
Bir ceza değil.
Bir uyanış.
Bir mahkûmiyet değil.
İnsanın kendisine geri verilen imkân alanıdır.
Bu bölümün sorusu bu yüzden basittir ama ağırdır:
Benim payım ne?
İnsan bu cümleyi taşıyabildiğinde, geçmişin mahkemesinden yavaş yavaş çıkar.
Artık yalnızca kimin ne yaptığını saymaz.
Kendi yönünü de düşünmeye başlar.
Fakat burada yeni bir gerçek ortaya çıkar.
Kendi payını görmek dönüşüm için gereklidir.
Ama yeterli değildir.
Çünkü insan çoğu zaman neyi değiştirmesi gerektiğini bilir.
Yine de aynı yere döner.
İşte o zaman insanın önünde yeni bir soru belirir:
Neden aynı yere dönüyorum?
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.”
— Hz. Peygamber, Buhârî ve Müslim’de rivayet edilen sahih hadis MİZAN açılış notu: Fark edilmeyen örüntüler tekrarlandığında insana değişmez bir kader gibi görünebilir; onları fark etmek, değişimin ilk adımlarından biri olabilir.
BÖLÜM 7 — NEDEN AYNI YERE DÖNÜYORUM?
İnsan bazen neyin yanlış olduğunu bilir.
Neyi değiştirmesi gerektiğini bilir.
Hatta bazen nasıl değiştirmesi gerektiğini de bilir.
Fakat buna rağmen kendisini tekrar aynı yerde bulur.
Aynı öfkenin içinde.
Aynı korkunun eşiğinde.
Aynı suskunluğun arkasında.
Aynı savunmanın altında.
Aynı kırgınlığın dilinde.
Aynı yalnızlığın odasında.
Bu yüzden birçok insan hayatının bir döneminde şu soruyla karşılaşır:
“Neden hep aynı yere dönüyorum?”
İlk bakışta cevap basit görünür.
İrade eksikliği.
Disiplinsizlik.
Kararsızlık.
Fakat insan ruhu çoğu zaman bu kadar basit işlemez.
Çünkü insan yalnızca verdiği kararlarla yaşamaz.
Alıştığı yollarla da yaşar.
Yalnızca ne düşündüğüyle hareket etmez.
Yıllar içinde içinde açılmış izlerle de yürür.
Bir ormanda aynı yerden defalarca geçildiğini düşün.
Başta orada yol yoktur.
Sadece otlar vardır.
Toprak yumuşaktır.
Yön belirsizdir.
Fakat aynı yerden defalarca geçildikçe otlar ezilir.
Toprak sertleşir.
İz belirginleşir.
Bir süre sonra insan artık oradan yürüdüğünü fark etmez bile.
Çünkü yol artık kendisini çağırıyor gibidir.
İnsan iç dünyasında da buna benzer yollar taşır.
Bazı düşünceler tekrarlandıkça güçlenir.
Bazı duygular tekrarlandıkça tanıdık hâle gelir.
Bazı davranışlar tekrarlandıkça otomatikleşir.
Ve zamanla insan onları seçtiğini bile fark etmez.
Çünkü artık onlar seçim gibi görünmez.
Karakter gibi görünür.
“Ben böyleyim” der insan.
Oysa bazen “ben böyleyim” dediği şey, hakiki benliği değil; yıllarca tekrar ettiği bir savunmadır.
Bazen kişilik sandığı şey, incinmemek için öğrendiği bir yoldur.
Bazen kader sandığı şey, fark edilmemiş bir döngüdür.
Bir insan yıllarca değersizlik hissiyle yaşamışsa, değer gördüğünde bile huzur duymayabilir.
Çünkü değer görmek güzel olduğu kadar yabancıdır.
Zihin tanıdık olana dönmek ister.
Bir insan yıllarca eleştiriden korkmuşsa, önüne çıkan fırsatı bile tehdit gibi algılayabilir.
Çünkü geri çekilmek onun için daha güvenlidir.
Bir insan yıllarca kendisini savunarak yaşamışsa, özür dilemesi gereken yerde bile savunmaya geçebilir.
Çünkü savunma artık yalnızca bir davranış değil, ikinci bir dil hâline gelmiştir.
İnsan çoğu zaman acı çektiği yere dönmez.
Tanıdığı yere döner.
Ve tanıdık olan şey bazen doğru olandan daha güçlüdür.
İşte döngünün en sinsi tarafı budur.
İnsan yanlış olduğunu bildiği şeye bazen sevdiği için değil, bildiği için döner.
Orası canını yakar.
Ama tanıdıktır.
Orası onu küçültür.
Ama alışılmıştır.
Orası onu yalnız bırakır.
Ama yabancı değildir.
Bu yüzden dönüşüm yalnızca doğruyu görmek değildir.
Doğruyla yaşamayı öğrenmektir.
Çünkü insan bir şeyi aklıyla kabul ettiği gün değişmiş olmaz.
O hakikat, tepkilerine, seçimlerine, susuşlarına, konuşmalarına ve ilişkilerine inmeye başladığında değişim başlar.
Kur’an bu konuda insanın iç hâliyle dış hâli arasındaki ilişkiye dikkat çeken derin bir ölçü verir:
“Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez.”
Ra’d, 13/11 Bu ayetin asıl bağlamı toplumsal bir ölçüyü bildirir.
Fakat insana da ciddi bir hakikati hatırlatır:
Dışarıdaki hayat değişsin isteyen insan, içeride taşıdığı hâle de bakmak zorundadır.
Çünkü insan bazen hayatının değişmesini ister.
Ama eski bakışını korur.
İlişkisinin değişmesini ister.
Ama eski savunmasını bırakmaz.
Daha huzurlu olmak ister.
Ama zihninde yıllardır büyüttüğü korkuya itaat etmeye devam eder.
Yeni bir yol ister.
Ama eski hikâyesini yanında taşır.
İşte burada insanın karşısına yalnızca davranış değil, hikâye çıkar.
Çünkü insan yalnızca davranışlarını tekrar etmez.
Kendisi hakkında anlattığı hikâyeleri de tekrar eder.
Bazıları yıllarca kendisini mağdur olarak anlatır.
Bazıları başarısız olarak.
Bazıları değersiz olarak.
Bazıları terk edilmiş olarak.
Bazıları hep yanlış anlaşılmış olarak.
Bazıları daima haklı ama hiç anlaşılmamış biri olarak.
Zamanla bu hikâyeler düşünce olmaktan çıkar.
Kimliğe dönüşür.
Ve insan bir süre sonra yalnızca bu hikâyelere inanmaz.
Bu hikâyelerin içinde yaşamaya başlar.
O zaman değişmek zorlaşır.
Çünkü değişmek yalnızca yeni bir davranış kazanmak değildir.
Eski bir kimlik anlatısını bırakmaktır.
İnsan bazen acısından kurtulmak ister.
Ama acısız hâlinin kim olacağını bilmez.
Yıllarca taşıdığı yüklerden şikâyet eder.
Fakat o yükler olmadan nasıl yürüyeceğini de bilemez.
Kendisini kıran hikâyeden yorulur.
Ama o hikâye olmadan kendisini nasıl anlatacağını bilemez.
Bu yüzden insanı aynı yere döndüren şey her zaman kötülük sevgisi değildir.
Bazen tanıdıklığın çekimidir.
Bazen alışılmış acının güvenliğidir.
Bazen eski benliğin kendisini kaybetmeme çabasıdır.
Bazen de insanın değişirse kime dönüşeceğini bilmemesidir.
Bu yüzden soru yalnızca şu değildir:
“Neden değişemiyorum?”
Daha derindeki soru şudur:
“Değişirsem hangi eski benliğimi kaybedeceğim?”
Bu soru kolay değildir.
Çünkü insanın en büyük korkularından biri yalnızca başarısız olmak değildir.
Bazen insan, alıştığı kendisini kaybetmekten de korkar.
Eski öfkesi olmadan nasıl güçlü duracağını bilemez.
Eski suskunluğu olmadan nasıl korunacağını bilemez.
Eski haklılığı olmadan nasıl ayakta kalacağını bilemez.
Eski kırgınlığı olmadan kendisini nasıl savunacağını bilemez.
Bu yüzden döngüler sadece dışarıda yaşanmaz.
İçeride korunur.
İnsan aynı yere yalnızca şartlar yüzünden dönmez.
Bazen içindeki eski düzen onu oraya çağırır.
“Böyle yaparsan güvende kalırsın.”
“Susarsan sorun çıkmaz.”
“Savunursan ezilmezsin.”
“Kontrol edersen terk edilmezsin.”
“Öfkelenirsen zayıf görünmezsin.”
“Uzaklaşırsan incinmezsin.”
Bu cümleler ilk bakışta koruyucu gibi görünür.
Fakat insanı çoğu zaman aynı yere bağlar.
Çünkü çocuklukta koruyan bazı yollar, yetişkinlikte insanı daraltan duvarlara dönüşebilir.
Bir zamanlar hayatta kalmak için öğrenilen şey, bir gün yaşamayı engellemeye başlayabilir.
İşte insan burada çok dürüst olmak zorundadır.
Çünkü her tekrar sadece dış dünyanın suçu değildir.
Her döngü yalnızca kader değildir.
Her eski tepki “ben böyleyim” diye korunamaz.
İnsan elbette geçmişinden etkilenir.
Yaralarından etkilenir.
Ailesinden, çocukluğundan, ilişkilerinden, ihmallerinden etkilenir.
Fakat etkilenmek başka şeydir.
Aynı eski cevabı hiçbir sorgulama yapmadan sürdürmek başka şeydir.
Bölüm 6’da sorumluluk bunu göstermişti:
İnsan her şeyin sebebi değildir.
Ama kendi cevabından sorumludur.
Bu bölüm ise sorumluluğun ardından daha derin bir yeri açar:
İnsan cevabından sorumlu olduğunu görse bile, neden aynı cevabı vermeye devam eder?
Çünkü eski cevaplar sadece düşüncede durmaz.
Bedene iner.
Dile yerleşir.
İlişkilere siner.
Refleks hâline gelir.
İnsan bazen daha ne olduğunu anlamadan eski hâline dönmüş olur.
Sonra kendisine kızar.
“Yine yaptım.”
“Yine sustum.”
“Yine patladım.”
“Yine açıklamaya çalıştım.”
“Yine kaçtım.”
“Yine aynı insana döndüm.”
Fakat sadece kendine kızmak döngüyü çözmez.
Çünkü suçluluk, insanı bazen değişime değil, yeniden aynı yere iter.
İnsan kendisini mahkûm ettikçe eski hikâyesi güçlenir:
“Ben zaten böyleyim.”
“Ben değişemem.”
“Bende bir şey bozuk.”
Oysa insanın ihtiyacı kendisini ezmek değil, döngünün dilini okumaktır.
Nerede başlıyor?
Hangi duygu çağırıyor?
Hangi korku eski yolu açıyor?
Hangi cümle beni aynı savunmaya götürüyor?
Hangi ortamda çocukluk cevabım yetişkin hayatıma karışıyor?
İnsan bu soruları sorduğunda döngü hemen kırılmaz.
Ama ilk kez görünür hâle gelir.
Görünen şeyin üzerindeki büyü azalır.
Adı konan şey, insanın kaderi olmaktan çıkmaya başlar.
İşte farkındalığın gerçek gücü buradadır.
Farkındalık insanı otomatik yaşamaktan çıkarır.
Ama tek başına yetmez.
Çünkü döngü görüldükten sonra insanın yeni bir cevap vermeyi öğrenmesi gerekir.
Eski patikadan çıkmak ilk gün kolay değildir.
Ayak yine oraya gitmek ister.
Zihin yine orayı güvenli sanır.
Beden yine eski tepkiyi hazırlar.
Fakat insan her fark edişte küçük bir ara açar.
Tepki ile cevap arasında bir mesafe.
Eski hikâye ile hakikat arasında bir boşluk.
Alışkanlık ile yön arasında küçük bir açıklık.
İşte insan bazen bu küçücük aralıkta yeniden doğmaya başlar.
Çünkü dönüşüm çoğu zaman büyük bir kopuşla başlamaz.
Eski cevabın geldiği yerde bir an durabilmekle başlar.
O an insan şunu fark eder:
“Ben bu yolu biliyorum. Ama bu yol beni hep aynı yere götürüyor.”
Bu fark ediş küçümsenmemelidir.
Çünkü insan eski yolun nereye çıktığını ilk kez gerçekten gördüğünde, artık aynı yere masumca dönemez.
Artık bilmeden yaşamaz.
Artık savunmasını hakikat sanamaz.
Artık acısını kimlik diye koruyamaz.
Artık “ben böyleyim” cümlesinin arkasına eskisi kadar rahat saklanamaz.
Ve burada insanın önünde yeni bir kapı açılır.
Bu kapı yalnızca psikolojik bir değişim kapısı değildir.
Sadece alışkanlık yönetimi değildir.
Sadece davranış düzeltme değildir.
Çünkü insan bazen yalnızca davranışından değil, yönünden de dönmek zorundadır.
Yanlıştan dönmek.
Kendini kandırmaktan dönmek.
Eski benliğin çağrısına teslim olmaktan dönmek.
Haklılık zırhından dönmek.
Kırgınlığı kimlik yapmaktan dönmek.
Savunmayı karakter sanmaktan dönmek.
İşte o zaman insanın önünde daha büyük bir soru belirir:
Dönmek mümkün mü?
Ve eğer insan gerçekten dönecekse, bu dönüşün adı nedir?
Bir sonraki bölüm bu sorunun kapısında durur:
Tevbe.
“Günahı terk etmek, yalnızca davranışı bırakmak değildir; ona alışmış nefsi de terbiye etmektir.”
— İmam Gazâlî’nin nefs terbiyesi ve tevbe anlayışından MİZAN açılış notu: Dönüşüm, kusursuz görünmekten çok insanın kendi sorumluluk alanıyla yüzleşmesini gerektirir.
BÖLÜM 8 — TEVBE
İnsan hayatının bir noktasında şu gerçekle karşılaşır:
Bilmek yetmez.
İnsan bazen neyin doğru olduğunu bilir.
Neyin yanlış olduğunu da bilir.
Hatta bazen yıllardır tekrar ettiği hataların farkındadır.
Fakat buna rağmen değişemez.
Çünkü insanı değiştiren şey yalnızca gerçeği görmek değildir.
O gerçekle ne yaptığıdır.
Önceki bölümde insanın neden aynı yere döndüğünü gördük.
Eski yolların nasıl tanıdık hâle geldiğini, savunmaların nasıl refleksleştiğini, bazı acıların nasıl kimliğe dönüştüğünü anlamaya çalıştık.
Fakat insan yalnızca neden döndüğünü anlamakla kurtulmaz.
Bir yerden sonra daha büyük bir soru doğar:
Dönmek mümkün mü?
İşte tevbe bu sorunun cevabıdır.
Fakat tevbe çoğu zaman daraltılmış bir kelime gibi anlaşılır.
Bazıları onu yalnızca pişmanlık sanır.
Bazıları yalnızca dil ile söylenen birkaç cümle.
Bazıları yalnızca geçmişte yapılan bir yanlıştan dolayı duyulan iç sıkıntısı.
Bazıları da tevbenin, insanın kendisini sürekli suçlu hissetmesi olduğunu zanneder.
Oysa Kur’an’daki tevbe bundan çok daha derin bir anlam taşır.
Tevbe yalnızca geçmişe üzülmek değildir.
Yön değiştirmektir.
İnsan bazen bir yolda yürür.
Yolun başında kendisini ikna eder.
Orası daha kolay görünür.
Daha tanıdıktır.
Daha güvenlidir.
Belki nefse daha hoş gelir.
Belki yarayı daha az sızlatır.
Belki insanın haklılık hikâyesini korur.
Fakat bir süre sonra insan o yolun kendisini nereye götürdüğünü görmeye başlar.
İşte tevbe, insanın yanlış yolda olduğunu fark ettiği yerde başlar.
Fakat yalnızca fark etmek değildir.
Dönmeye razı olmaktır.
Bu yüzden tevbe yalnızca yapılan hataya değil, gidilen istikamete de bakar.
İnsan sadece “Ben ne yaptım?” demez.
“Ben neye doğru gidiyorum?” da der.
Kur’an bu konuda insanın önüne hem sert hem de merhametli bir kapı açar:
“De ki: Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”
Zümer, 39/53 Bu ayet, günahın insanı Allah’ın rahmetinden koparmaması gerektiğini bildirir.
Fakat dikkat edilmelidir: Bu ayet günahı hafife almak için değil, umutsuzluğu kırmak içindir.
Çünkü insan bazen yaptığı hatadan çok, o hatadan sonra içine düştüğü ümitsizlikle daha fazla uzaklaşır.
Bir hata yapar.
Sonra kendisini o hatayla tanımlar.
Bir yanlış yapar.
Sonra kendisini o yanlışın içine hapseder.
Bir günah işler.
Sonra sanki bütün kimliği o günah olmuş gibi yaşamaya başlar.
“Ben zaten böyleyim.”
“Ben düzelemem.”
“Benden bir şey olmaz.”
“Allah beni nasıl affetsin?”
Bu cümleler tevbe değildir.
Bunlar bazen pişmanlık gibi görünür.
Ama derinde insanı Allah’a değil, kendisine hapseder.
Günahı küçümsemek yanlıştır.
Ama günahı Allah’ın rahmetinden büyük görmek de yanlıştır.
Birincisi gaflettir.
İkincisi ümitsizliktir.
Tevbe bu iki uçtan da uzaktır.
Tevbe, hatayı hafife almaz.
Ama hatayı insanın son hakikati hâline de getirmez.
Tevbe insana şunu söyletir:
“Ben yanlış yaptım; fakat yanlışım Rabbimin rahmetinden büyük değildir.”
Bu cümle insanı gevşetmez.
Eğer sahiciyse, insanı ayağa kaldırır.
Çünkü gerçek tevbe, insanın günahını savunmayı bırakmasıyla başlar.
Artık mazeret yoktur.
Artık kendini temize çıkarma yoktur.
Artık “ama”larla örülmüş uzun açıklamalar yoktur.
İnsan ilk kez kendisini kandırmayı bırakır.
İlk kez savunmalarının arkasından çıkar.
İlk kez hatasının etrafında kurduğu hikâyeyi sorgular.
Pişmanlık tevbenin kalbidir; ama tevbe yalnızca duyguda kalırsa yarım kalır.
Kur’an’da şöyle buyrulur:
“Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin…”
Tahrîm, 66/8 Bu ayetteki çağrı tevbenin ciddiyetini gösterir.
İçtenlik gerekir.
Kararlılık gerekir.
Yalnızca geçmişe üzülmek değil, eski yola tekrar dönmemek için yön değiştirme iradesi gerekir.
Çünkü insan bazen pişman olur ama eski düzenini korur.
Pişman olur ama aynı ortamı besler.
Pişman olur ama aynı savunmayı sürdürür.
Pişman olur ama aynı hikâyeyi anlatmaya devam eder.
Bu yüzden her pişmanlık insanı dönüştürmez.
Bazı pişmanlıklar yalnızca insanın içini rahatlatır.
Bazı pişmanlıklar ise insanın yönünü değiştirir.
Tevbe ikinci tür pişmanlıktır.
Yönü değiştiren pişmanlık.
İnsanı kendisine değil, Allah’a döndüren pişmanlık.
Suçluluk insanı geçmişe zincirleyebilir.
Tevbe insanı hakikate yöneltir.
Suçluluk bazen şöyle der:
“Sen bittin.”
Tevbe şöyle der:
“Dön.”
Suçluluk insanın gözünü sürekli kendisine çevirir.
Tevbe insanın yüzünü yeniden Allah’a döndürür.
Kendisini sürekli cezalandırmak tevbe değildir.
Geçmişin karşısında ezilip hiçbir adım atmamak tevbe değildir.
Kendinden nefret etmek tevbe değildir.
Tevbe, insanın kendisini ilahî rahmetin dışına atması değildir.
Tevbe, insanın kendi haddini bilerek Allah’ın kapısına dönmesidir.
Tevbe, kulun Rabbine yönelmesidir.
Kendisine zulmettiğini görmesi.
Savunmayı bırakması.
Rahmetten ümit kesmemesi.
Eski yola karşı uyanık hâle gelmesi.
Ve yeni istikamete doğru adım atmasıdır.
Fakat burada başka bir gerçek daha vardır:
İnsan tevbe ettiğinde eski benlik hemen susmaz.
Eski alışkanlıklar hemen dağılmaz.
Eski yollar bir anda silinmez.
Eski savunmalar bazen yeniden konuşur.
İnsan yönünü değiştirse bile, eski yolun sesi bir süre daha duyulabilir.
Bu yüzden tevbe, bir anlık duygu patlaması değil; istikamet isteyen bir dönüş sürecidir.
Bir sonraki bölüm bu sorunun kapısında durur:
Eski Benliğin Çağrısı.
“Tevbe; günahın zararını bilmek, ondan dolayı kalpte pişmanlık duymak ve gelecekte onu terk etmeye yönelen bir azimle davranışa dönmektir.”
— İmam Gazâlî’nin İhyâ’daki tevbe anlayışından MİZAN açılış notu: Seçim, sorumluluk ve belirsizlik insanın kaygı yaşayabileceği alanlardır; burada amaç kaygıyı tek bir nedene indirgememektir.
BÖLÜM 9 — ESKİ BENLİĞİN ÇAĞRISI
İnsan bazen gerçekten dönmek ister.
Sadece yorulduğu için değil.
Sadece canı yandığı için değil.
Sadece aynı hataların sonuçlarından bıktığı için değil.
İçinde daha doğru bir hayatın mümkün olduğuna inandığı için dönmek ister.
Bir gün insanın içinde bir karar belirir.
Bir dua yükselir.
Bir pişmanlık kalbe dokunur.
Bir gözyaşı, insanın kendisine sakladığı hakikati açığa çıkarır.
Ve insan ilk kez şunu söyler:
“Artık böyle devam etmek istemiyorum.”
Bu cümle küçümsenmemelidir.
Çünkü bazı insanlar yıllarca yanlışlarını savunur.
Bazıları hatasına isim değiştirir.
Bazıları kaçışına kader der.
Bazıları öfkesine karakter der.
Bazıları kırgınlığına haklılık der.
Bazıları günahına ihtiyaç der.
İnsan ilk kez “Ben böyle devam etmek istemiyorum” dediğinde, içinde bir kapı açılır.
Fakat burada hayatın sert ve sessiz bir gerçeği vardır:
İnsan yönünü değiştirdiği gün, eski yollar yok olmaz.
İnsan tevbe ettiği gün, eski benlik susmaz.
İnsan karar verdiği gün, eski alışkanlıklar toprağa gömülmez.
Tam tersine.
Bazen ilk kez bu kadar güçlü konuşmaya başlarlar.
Çünkü eski benlik, insanın sadece geçmişte bıraktığı bir hâl değildir.
Bazen insanın içinde hâlâ korunmak isteyen eski bir düzendir.
Eski benlik insana şöyle fısıldar:
“Beni bırakırsan neyle korunacaksın?”
“Beni bırakırsan kim olacaksın?”
“Ben olmasaydım sen ayakta kalamazdın.”
Kur’an insanın bu iç gerilimini çok açık bir ölçüyle hatırlatır:
“Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Yûsuf, 12/53 Kaynak notu: Bu sözün Hz. Yûsuf’a mı yoksa Aziz’in eşine mi ait olduğu konusunda tefsir geleneğinde farklı görüşler vardır. Burada ayetin nefisle ilgili genel ahlâkî uyarısı esas alınmakta, konuşanın kimliği üzerinden ek bir hüküm kurulmamaktadır.
Bu ayet insanı iki uçtan korur.
Bir yandan insanın kendisini kolayca temize çıkarmasına engel olur.
Çünkü insan kendi nefsinin oyunlarını hafife aldığında yeniden düşmeye açık hâle gelir.
Diğer yandan insanı ümitsizliğe de terk etmez.
Çünkü ayetin sonunda Allah’ın bağışlayıcılığı ve merhameti hatırlatılır.
Yani insan nefsini tanımalıdır.
Ama nefsinden ibaret olmadığını da unutmamalıdır.
İnsan tevbeden sonra bazen şunu zanneder:
“Ben döndüysem artık içimde eski istekler kalmamalı.”
Bu düşünce tehlikelidir.
Çünkü insan eski bir arzunun yeniden belirmesini tevbesinin bozulduğu zannedebilir.
Eski bir öfkenin yükselmesini değişemediğinin kanıtı sanabilir.
Oysa eski sesin gelmesi, insanın mutlaka ona teslim olduğu anlamına gelmez.
Bazen sadece eski düzenin hâlâ kapıyı çaldığını gösterir.
Tevbe, eski çağrıların hiç duyulmaması değildir.
Tevbe, o çağrılar geldiğinde artık onlara eski teslimiyetle cevap vermemektir.
İnsan burada ince bir ayrımı öğrenmek zorundadır:
Bir şeyin içinden geçmesi başka şeydir.
O şeye teslim olması başka şeydir.
Bir öfkenin yükselmesi başka şeydir.
O öfkeyi haklılık zırhına çevirmek başka şeydir.
Bir korkunun belirmesi başka şeydir.
O korkuya hayatın direksiyonunu teslim etmek başka şeydir.
Bir eski arzunun hatırlanması başka şeydir.
O arzunun peşinden bilinçsizce yürümek başka şeydir.
İnsan çoğu zaman bu ayrımı kaçırır.
İçinden geçen her şeyi kendisi zanneder.
Her eski sesi hakikat sanır.
Her iç dürtüyü emir gibi kabul eder.
Oysa insanın içinde konuşan her ses, insanın hakiki yönü değildir.
Bazı sesler alışkanlıktır.
Bazı sesler korkudur.
Bazı sesler yaradır.
Bazı sesler nefsin çağrısıdır.
Bazı sesler de insanın yıllarca kendisini korumak için kurduğu eski savunmaların yankısıdır.
Eski benliğin dili çoğu zaman çok makul görünür:
“Bir kere daha yapsan ne olur?”
“Bu kadar katı olma.”
“Sen zaten çok çektin.”
“Biraz da kendini düşün.”
“Bu senin hakkın.”
“Zaten kimse seni anlamıyor.”
“Eski hâline dön, en azından orayı biliyorsun.”
Eski benliğin dili böyledir.
Açıkça “yanlışa dön” demez.
Yanlışı insanın içinde makul hâle getirir.
Bazen merhamet kılığına girer.
Bazen özgürlük kılığına.
Bazen ihtiyaç kılığına.
Bazen de haklılık kılığına.
Bu bölümün sert hakikati şudur:
İnsan bazen eski benliğine düşman olduğu için değil, ona borçlu hissettiği için geri döner.
Çünkü eski benlik bir zamanlar onu korumuş olabilir.
Susmak bir zamanlar kavga çıkmasın diye işe yaramış olabilir.
Öfkelenmek bir zamanlar ezilmemek için kalkan olmuş olabilir.
Kontrol etmek bir zamanlar terk edilme korkusunu azaltmış olabilir.
Uzaklaşmak bir zamanlar incinmemek için güvenli görünmüş olabilir.
Fakat insanı bir dönem koruyan şey, başka bir dönemde onu küçültebilir.
Bir zamanlar sığınak olan şey, zamanla zindan olabilir.
Eski benliğin çağrısı bu yüzden güçlüdür.
Çünkü o çağrı sadece günaha çağırmaz.
Bazen eski güvenliğe çağırır.
Eski korunma biçimine çağırır.
Eski kimliğe çağırır.
Eski acıya değil, eski alışkanlığın verdiği sahte emniyete çağırır.
İnsan burada kendisini kandırmadan şunu görmelidir:
Her tanıdık yer doğru değildir.
Her alışılmış ses hakikat değildir.
Her eski korunma biçimi bugün de gerekli değildir.
Her iç çağrıya cevap vermek zorunlu değildir.
İnsan eski benliğin çağrısını tanıdığında, içinde yeni bir mesafe oluşur.
Eskiden çağrı gelir ve insan giderdi.
Şimdi çağrı gelir ve insan durur.
Eskiden ses yükselir ve insan ona inanırdı.
Şimdi ses yükselir ve insan onu sorgular.
Eskiden eski benlik konuşur, insan bunu kendi hakikati sanırdı.
Şimdi eski benlik konuşur, insan onun sadece eski bir yankı olduğunu fark eder.
Bu fark küçük görünür.
Ama insanın iç dünyasında büyük bir kapıdır.
Fakat burada yeni bir mesele belirir.
İnsan yalnızca içindeki eski seslerle mücadele etmez.
Dışarıdan gelen sesler de vardır.
Ailenin sesi.
Çevrenin sesi.
Toplumun sesi.
Geçmişte onu tanıyanların sesi.
Onun değişemeyeceğine inananların sesi.
Hatasını kimliği hâline getirenlerin sesi.
İşte bir sonraki bölüm burada başlar:
Görünmeyen Seyirciler.
“Cennet hoşlanılmayan şeylerle, cehennem ise arzularla çevrilmiştir.”
— Hz. Peygamber, Buhârî ve Müslim’de rivayet edilen sahih hadis MİZAN açılış notu: İnsan, çevresinden öğrendiği bazı beklenti ve rolleri zamanla kendi iç sesi gibi yaşayabilir.
BÖLÜM 10 — GÖRÜNMEYEN SEYİRCİLER
İnsan bazen yalnız olduğunu zanneder.
Fakat zihni kalabalıktır.
Bir karar verir.
Bir cümle kurar.
Bir adım atmak ister.
Ve farkında olmadan içinde başka sesler konuşmaya başlar.
Bazen bir uyarı gibi.
Bazen bir korku gibi.
Bazen bir yargı gibi.
Bazen de kendi düşüncesi gibi.
İnsan çoğu zaman bu seslerin nereden geldiğini fark etmez. Çünkü bazı sesler zamanla o kadar tanıdık hâle gelir ki, insan onları kendi sesi zannetmeye başlar.
İşte görünmeyen seyirciler burada doğar.
Onlar çoğu zaman bir odada oturmazlar.
Bir sandalyede beklemezler.
Bir mahkeme kurmazlar.
Fakat insan yine de onların önünde yaşar.
Bir karar verirken:
“İnsanlar ne düşünür?”
diye düşünür.
Bir hata yaptığında:
“Nasıl göründüm?”
diye düşünür.
Bir adım atmak istediğinde:
“Ya başarısız olursam?”
diye düşünür.
Bir sınır koyması gerektiğinde:
“Beni yanlış anlarlar mı?”
diye düşünür.
Bir doğruyu söylemesi gerektiğinde:
“Beni severler mi, dışlarlar mı?”
diye düşünür.
Ve ilginç olan şudur:
Çoğu zaman o insanlar orada değildir.
Belki kendi hayatlarıyla meşguldürler.
Belki çoktan unutmuşlardır.
Belki hiç düşünmemişlerdir.
Fakat insan onların bakışlarını zihninde taşımaya devam eder.
Zamanla dışarıdaki kalabalık içeri taşınır.
İnsan artık yalnızca insanların arasında yaşamaz.
İnsanların zihnindeki görüntüsünün içinde yaşamaya başlar.
Bu, insanı çok yoran bir esarettir.
Çünkü görünmeyen seyirciler insanı zincirlemez; insan onların ihtimalini zincire dönüştürür.
Bir insan düşün.
Yıllarca güçlü görünmek zorunda hissetmiş olsun.
Bir gün yorulur.
Ama dinlenemez.
Çünkü güçlü görünme rolünü bırakırsa değerini kaybedeceğini düşünür.
Bir insan düşün.
Yıllarca herkesi memnun etmeye çalışmış olsun.
Bir gün tükenir.
Ama duramaz.
Çünkü “hayır” derse sevgiyi kaybedeceğinden korkar.
İnsan bazen davranışlarına değil, o davranışların koruduğu görüntüye bağlanır.
Güçlü görünmek.
Haklı görünmek.
İyi görünmek.
Fedakâr görünmek.
Dindar görünmek.
Sorunsuz görünmek.
Mağdur görünmek.
Başarılı görünmek.
Ve bir süre sonra insan gerçekten nasıl biri olduğunu değil, nasıl görünmesi gerektiğini düşünerek yaşamaya başlar.
Görünmeyen seyircilerin en büyük gücü buradadır:
İnsanı hakikatten değil, görüntüsünü kaybetmekten korkutur.
Bu korku bazen açıkça gelmez. İnsanın içine makul cümlelerle yerleşir:
“Şimdi susayım, ortam bozulmasın.”
“Bunu söylersem beni yanlış anlarlar.”
“Böyle davranırsam ayıp olur.”
“İnsanlar bunu duyarsa ne der?”
Bu cümlelerin bazıları tamamen yanlış değildir.
Çünkü insan toplum içinde yaşar.
İnsan başkalarını bütünüyle yok sayarak olgunlaşmaz.
Edep, nezaket, merhamet, aile bağı, istişare ve toplumsal sorumluluk önemlidir.
Fakat burada ince bir ayrım vardır:
İnsanların hakkını gözetmek başka şeydir.
İnsanların bakışlarına esir olmak başka şeydir.
Edep başka şeydir.
Onay bağımlılığı başka şeydir.
Tevazu başka şeydir.
Kendini yok saymak başka şeydir.
İstişare başka şeydir.
Kendi vicdanını tamamen başkalarının diline teslim etmek başka şeydir.
Bu ayrım yapılmadığında insan kendisini kandırmaya başlar.
Korkusunu edep sanır.
Boyun eğmesini sabır sanır.
Onay ihtiyacını merhamet sanır.
Kendi sesini kaybetmesini uyum sanır.
Ve sonunda insan kimseyi kırmamak için kendi içindeki hakikati kırar.
Bu sessiz bir kayıptır.
Kur’an bu noktada insanı kalabalığın hükmünden hakikatin ölçüsüne çağırır:
“Yeryüzünde bulunanların çoğu, kendilerine uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar zandan başka bir şeye tâbi olmuyorlar ve temelsiz bir tahminden başka bir şeye de dayanmıyorlar.”
En‘âm, 6/116 Bu ayet insanlara düşman olmayı öğretmez.
Kalabalığı küçümsemeyi de öğretmez.
İnsanlardan tamamen kopmayı da emretmez.
Fakat çok ciddi bir ölçü koyar:
Çoğunluk, tek başına hakikatin delili değildir.
Bir şeyi herkesin yapıyor olması onu doğru yapmaz.
Bir düşüncenin yaygın olması onu hakikat yapmaz.
Bir davranışın alkışlanması onu temiz kılmaz.
Çünkü kalabalık bazen hakikate şahitlik eder.
Bazen de zanna güç verir.
Bazen iyiliği çoğaltır.
Bazen kötülüğü normalleştirir.
Bazen insanı doğruya çağırır.
Bazen de insanın vicdanını susturur.
Mesele insanları umursamamak değildir.
Bu da başka bir savunmadır.
“Ben kimseyi umursamam” diyen insan bazen özgür değil, yaralıdır.
Olgunluk, insanların düşüncelerini tamamen yok saymak değildir.
Olgunluk, insanların düşüncelerini hakikatin önüne koymamayı öğrenmektir.
İnsan burada üç sesi ayırt etmeye başlar.
Birinci ses, hakikatin sesidir.
Bu ses insanı gösterişe değil, doğruluğa çağırır.
İkinci ses, hikmetli insan sesidir.
Bu ses bazen bir büyüğün nasihatinde gelir.
Bazen bir dostun dürüst uyarısında.
Bazen bir âlimin sözünde.
Bu ses insanı küçültmez; kendisine getirir.
Üçüncü ses ise görünmeyen seyircilerin sesidir.
Bu ses hakikati değil, görüntüyü önemser.
İnsanın yönünü değil, nasıl göründüğünü sorar.
Doğruyu değil, kalabalığın ne diyeceğini düşünür.
Her insan sözü kötü değildir.
Her uyarı baskı değildir.
Her eleştiri düşmanlık değildir.
Her toplumsal beklenti yanlış değildir.
Fakat insan, hangi sesin kendisini Allah’a, hakikate, adalete ve daha temiz bir kalbe yaklaştırdığını; hangi sesin onu sadece görüntüsünü korumaya çağırdığını ayırt etmek zorundadır.
Görünmeyen seyirciler bir anda kaybolmaz.
Fakat insan onların sesini tanımaya başlar.
Eskiden “ne derler?” sorusu bütün kararını belirlerdi.
Şimdi başka bir soru daha sorar:
“Bu doğru mu?”
Burada insanın içindeki yön meselesi daha da belirginleşir.
Çünkü görünmeyen seyirciler insanı yalnızca korkutmaz.
Yönünü de dağıtır.
Bunca sesin arasında insan hangi yolda sabit kalacak?
Bir sonraki bölüm bu sorunun kapısında durur:
İstikamet.
“Hidayet yollarında yürürken, o yolların yolcuları az diye yalnızlık hissetme; helâk olanların çokluğuna da aldanma.”
— Fudayl b. İyâd’dan nakledilen hikmetli söz Psikoloji notu: ACT’de değerler, tamamlanıp bitirilen hedeflerden çok, davranışa yön veren seçilmiş nitelikler ve yaşam yönleri olarak ele alınır.
BÖLÜM 11 — İSTİKAMET
İnsan hayatında bazı anlar vardır.
Yolu görür.
Neyi değiştirmesi gerektiğini görür.
Nerede yanıldığını görür.
Hangi sesten uzaklaşması gerektiğini görür.
Hangi çağrıya artık eski teslimiyetle cevap vermemesi gerektiğini görür.
Hatta bazen ilk adımı bile atar.
Fakat asıl mesele yalnızca yolu görmek değildir.
Yolda kalabilmektir.
Çünkü insan çoğu zaman kaybolduğu için değil, yönünü koruyamadığı için yorulur.
Bir önceki bölümde insan görünmeyen seyircilerin sesini tanımaya başlamıştı.
İnsanların bakışını hakikatin önüne koymamayı, nasihat ile baskıyı, edep ile onay bağımlılığını, tevazu ile kendini yok saymayı ayırmayı öğrenmişti.
Fakat dış sesleri tanımak yeterli değildir.
İnsan şimdi daha zor bir soruyla karşılaşır:
Bunca sesin arasında yönümü nasıl koruyacağım?
Çünkü hayat yalnızca bir tercih meselesi değildir.
Bir istikamet meselesidir.
İnsan bazen doğru kararı verir.
Sonra vazgeçer.
Bazen doğru sözü söyler.
Sonra geri alır.
Bazen doğru yolu seçer.
Sonra eski yollara döner.
Bazen tevbe eder.
Sonra eski benliğin çağrısını yeniden duyar.
Bazen insanlardan bağımsız durmak ister.
Sonra görünmeyen seyircilerin mahkemesine tekrar çıkar.
Ve zamanla şunu düşünmeye başlar:
“Neden başladığım yerde kalamıyorum?”
İstikamet burada başlar.
İstikamet, insanın hiç sarsılmaması değildir.
Hiç yorulmaması değildir.
Hiç düşmemesi değildir.
Hiç karışmaması değildir.
İstikamet, insanın her dağılmadan sonra yeniden hangi yöne toplandığıdır.
Çünkü insan hayatını yalnızca büyük kararlarla değil, çoğu zaman küçük yönelişlerle yaşar.
Bir gemiyi düşün.
Rotasını yalnızca bir derece değiştir.
İlk gün fark edilmez.
İlk hafta fark edilmez.
Belki ilk ay bile fark edilmez.
Fakat yol uzadıkça o küçük sapma insanı bambaşka bir kıyıya götürür.
İnsan da böyledir.
Hayatı çoğu zaman büyük kırılmalar değil, küçük yönelişler şekillendirir.
Bir bakış.
Bir susuş.
Bir cümle.
Bir erteleme.
Bir küçük taviz.
Bir küçük sadakat.
Bir küçük dönüş.
Bir küçük vazgeçiş.
Kur’an’ın istikamet çağrısı tam bu noktada insanı toparlar:
“Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.”
Hûd, 11/112 Bu ayetin ağırlığı büyüktür.
Çünkü insana yalnızca “doğru ol” demez.
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” der.
Yani istikamet, insanın kendi kafasına göre çizdiği bir doğruluk değildir.
Kalabalığın beğenisine göre ayarlanmış bir duruş değildir.
Nefsin hoşuna giden bir ahlak görüntüsü değildir.
İstikamet, Allah’ın emrine göre yön tutmaktır.
Ayetin devamı da çok önemlidir:
“Hak ve adalet ölçülerini aşmayın.”
Çünkü insan doğru bildiği bir yolda bile haddi aşabilir.
Hakikati savunurken kalbini sertleştirebilir.
Sınır koyarken merhameti kaybedebilir.
Sabrederken kendisini yok sayabilir.
Özgürleştiğini sanırken edebi terk edebilir.
Tevbe ettiğini söylerken başkasını küçümseyebilir.
İşte Kur’an’ın ölçüsü burada denge kurar:
Dosdoğru ol.
Ama haddi aşma.
Yönünü koru.
Ama nefsini temize çıkarma.
Hakikate yürü.
Ama hakikati kendi öfkenin hizmetine verme.
Bu yüzden istikamet yalnızca yürümek değildir.
Nasıl yürüdüğünü de bilmektir.
İnsan bazen doğru yöne gitmek isterken içindeki eski benliği yanında taşır.
Dışarıdan doğru görünür.
Ama içeride yine haklılık arar.
Dışarıdan sakin görünür.
Ama içeride insanları yargılar.
Dışarıdan güçlü görünür.
Ama içeride kırılmaktan korktuğu için katılaşır.
Dışarıdan dindar görünür.
Ama içeride gösterilme arzusuyla yaşar.
Bu yüzden istikamet sadece davranış çizgisi değildir.
Kalbin yönüdür.
İnsanın niyetinin, dilinin, kararlarının, öfkesinin, sevgisinin ve sınırlarının aynı hakikate doğru toparlanmasıdır.
Psikolojinin yardımcı bir açıklaması vardır: İnsan değerleriyle temas ettiğinde, davranışlarını yalnızca anlık duyguya göre değil, seçtiği yöne göre düzenlemeyi öğrenir.
Fakat bizim için istikamet, yalnızca psikolojik bir değer yönelimi değildir.
İstikamet, vahyin gösterdiği ölçüye göre kalbin, niyetin ve davranışın toparlanmasıdır.
Yani insan sadece “Ben nasıl biri olmak istiyorum?” diye sormaz.
Daha derinini sorar:
“Rabbimin önünde nasıl bir kul olarak duruyorum?”
Aynı davranış bazen farklı niyetlerle yapılabilir.
Bir insan susar.
Bu susuş bazen hikmettir.
Bazen korkudur.
Bir insan konuşur.
Bu konuşma bazen hakikattir.
Bazen kendini ispatlama ihtiyacıdır.
Bir insan sınır koyar.
Bu bazen adalettir.
Bazen intikamdır.
Bir insan sabreder.
Bu bazen olgunluktur.
Bazen boyun eğmedir.
İstikamet, insanın yalnızca davranışına değil, davranışın yönüne bakmasıdır.
Ben bunu hangi kalple yapıyorum?
Bu beni Allah’a, hakikate, adalete ve daha temiz bir hayata yaklaştırıyor mu?
Yoksa beni sadece rahatlatıyor, koruyor, haklı gösteriyor veya görünür kılıyor mu?
İnsan bazen bu yönü kaybeder.
Bazen savrulur.
Bazen eski benliğin çağrısına aldanır.
Bazen görünmeyen seyircilerin sesine kapılır.
Bazen haddi aşar.
Fakat istikamet sahibi insan, düştüğü yerde ev kurmaz.
Yanlışını vatan edinmez.
Savunmasını kimlik yapmaz.
Günahını kader diye anlatmaz.
Yarasını yön diye taşımaz.
Düşer.
Fark eder.
Döner.
Yeniden yönelir.
Bu yüzden istikamet, düşmemek değil; düştüğünde dönüş kapısını unutmamaktır.
İnsan burada şunu anlamaya başlar:
Benim hayatım tek bir büyük kararla kurulmayacak.
Her gün verdiğim küçük cevaplarla kurulacak.
Her gün hangi sese inandığımla.
Her gün hangi yöne baktığımla.
Her gün hangi eski yolu reddettiğimle.
Her gün hangi hakikate döndüğümle.
Artık bir yön tutmaya başlar.
Bu yön dışarıdan büyük görünmeyebilir.
Kimse alkışlamayabilir.
Kimse fark etmeyebilir.
Ama insanın içinde bir çizgi belirir.
Dağıldığında döneceği bir çizgi.
Korktuğunda tutunacağı bir çizgi.
Yorulduğunda hatırlayacağı bir çizgi.
Düştüğünde yüzünü çevireceği bir çizgi.
Bu çizgi istikamettir.
Ve insan istikameti öğrendiğinde, artık yalnızca hayatta kalmaya çalışmaz.
Nasıl bir insana dönüşeceğini de düşünmeye başlar.
Çünkü istikamet, dönüşümün yönüdür.
Dönüşüm ise bu yönün insanın içine yerleşmiş hâlidir.
İşte bir sonraki ve son bölüm burada başlar:
Dönüşüm.
“Allah’a iman ettim de, sonra dosdoğru ol.”
Hadis kaynağı: Sahîh Müslim 38.
Psikoloji notu: Transtheoretical Model, davranış değişimini tek bir an yerine farklı değişim aşamalarından geçen bir süreç olarak kavramsallaştırır.
BÖLÜM 12 — DÖNÜŞÜM
İnsan hayatının bir döneminde mutlaka bazı gerçeklerle karşılaşır.
Kendisiyle ilgili bir gerçekle.
Bir hatasıyla.
Bir korkusuyla.
Bir zaafıyla.
Bir savunmasıyla.
Bazen bir ayrılıkta.
Bazen bir hastalıkta.
Bazen bir kayıpta.
Bazen bir başarısızlıkta.
Bazen de hiç beklemediği sessiz bir anda.
O anlarda insanın gözünün önündeki perde kısa süreliğine aralanır.
Uzun zamandır görmediği bir şeyi görür.
Uzun zamandır kaçtığı bir şeyle karşılaşır.
Uzun zamandır susturduğu bir hakikatin sesini duyar.
Ve çoğu zaman kendi kendine şöyle der:
“Artık anladım.”
Fakat hayatın sert ve sessiz gerçeklerinden biri şudur:
Anlamak değişmek değildir.
İnsanların çoğu neyin doğru olduğunu bilmedikleri için aynı yerde kalmazlar.
Neden öfkelendiklerini bilirler.
Neden kırıldıklarını bilirler.
Neden kaçtıklarını bilirler.
Neden aynı hataları tekrarladıklarını da çoğu zaman bilirler.
Fakat buna rağmen hayatları değişmez.
Çünkü bilgi ile dönüşüm arasında görünmeyen bir mesafe vardır.
İşte insanın asıl mücadelesi çoğu zaman burada başlar.
Bir insan çocuklarına bağırmaması gerektiğini bilir.
Fakat bağırır.
Bir insan haklılığın her zaman hakikat olmadığını bilir.
Fakat yine de savunmaya geçer.
Bir insan affetmesi gerektiğini bilir.
Fakat bırakmakta zorlanır.
Bir insan dürüst olması gerektiğini bilir.
Fakat kaybetmekten korkar.
Bir insan Allah’a dönmesi gerektiğini bilir.
Fakat nefsinin tanıdık çağrısına yine kulak verir.
Sorun yalnızca bilmemek değildir.
Sorun, bilinen hakikatin insanın hayatına inmemesidir.
Çünkü insan yalnızca öğrendikleriyle yaşamaz.
Alıştıklarıyla de yaşar.
Yalnızca niyetleriyle yaşamaz.
Örüntüleriyle yaşar.
Yalnızca kararlarıyla yaşamaz.
Yıllardır içinde yerleşmiş cevaplarla yaşar.
Bu yüzden dönüşüm, insanın yeni bir bilgi edinmesi değildir sadece.
Eski bir yaşayış biçiminin çözülmesidir.
Ve çoğu zaman bırakmak, öğrenmekten daha zordur.
Çünkü bilgi zihne gelir.
Ama dönüşüm hayata inmek ister.
Dile iner.
Tepkiye iner.
Öfkeye iner.
Susmaya iner.
Sınır koymaya iner.
Özür dilemeye iner.
Helalleşmeye iner.
Namaza, duaya, eve, işe, çocukla konuşmaya, yalnız kalınca verilen karara iner.
İşte dönüşüm burada başlar.
İnsanın bildiği şey, yaşadığı şeye dönüşmeye başladığında.
Bu yüzden bazı insanlar yıllarca okur.
Dinler.
Not alır.
Etkilenir.
Sarsılır.
Fakat aynı yerde kalır.
Çünkü hakikat zihninde kalmıştır.
Diline inmemiştir.
Davranışına inmemiştir.
İlişkisine inmemiştir.
Nefsinin karşısındaki duruşuna inmemiştir.
Oysa insanı değiştiren şey yalnızca hakikati duyması değildir.
Hakikatin karşısında eski hâlini sürdürememesidir.
Bir gün insan şunu fark eder:
“Ben bunu biliyorum; ama yaşamıyorum.”
Bu cümle ağırdır.
Çünkü insanın bilgisiyle hayatı arasındaki mesafeyi gösterir.
Ve bazen insanı en çok yoran şey cehaleti değil, bildiği hâlde değişmeyen tarafıdır.
Kur’an bu konuda insanı yalnızca sözde kalan bir imana değil, hayata yansıyan bir istikamete çağırır:
“Rabbimiz Allah’tır” diyen, sonra da bu söze uygun yaşayanlara ne bir korku vardır ne de onlar üzüntü çekeceklerdir. İşte onlar, yaptıklarının karşılığı olarak içinde devamlı kalmak üzere cennetliklerdir.
Ahkâf, 46/13-14 Bu ayet dönüşümün temel ölçüsünü verir.
Söz vardır.
Bir de o söze uygun yaşamak vardır.
“Rabbimiz Allah’tır” demek bir iddiadır.
Bu söze uygun yaşamak ise o iddianın hayatta doğrulanmasıdır.
İnsan yalnızca doğru cümleler kurarak değişmez.
Doğru cümlelerin gerektirdiği bedeli taşımaya başladığında değişir.
Çünkü iman yalnızca dilde duran bir bilgi değildir.
Kalbi, yönü, davranışı ve ahlakı değiştiren bir hakikattir.
Bu yüzden dönüşüm, insanın kendisi hakkında güzel cümleler kurması değildir.
Kendisini hakikatin karşısında yeniden kurmasıdır.
Kitabın başında insan bir soruyla karşılaşmıştı:
“Neredesin?”
Bu soru yalnızca bir yer sorusu değildi.
Bir yön sorusuydu.
Bir hâl sorusuydu.
Bir yüzleşme çağrısıydı.
Sonra insan kendisini nasıl kaybettiğini gördü.
İlk saklanışını gördü.
Aynadaki insanla karşılaştı.
Haklılık tuzağını fark etti.
Sorumluluğun kapısına geldi.
Neden aynı yere döndüğünü sordu.
Tevbenin yalnızca pişmanlık değil, dönüş olduğunu gördü.
Eski benliğin çağrısını tanıdı.
Görünmeyen seyircilerin sesini ayırmaya başladı.
İstikametin yalnızca yolda olmak değil, yönünü korumak olduğunu anladı.
Şimdi son eşikte başka bir hakikat vardır:
Bütün bunlar yalnızca okunacak şeyler değildir.
Yaşanacak şeylerdir.
Çünkü insan bir kitabı bitirdiğinde dönüşmüş olmaz.
Bir cümleden etkilendiğinde dönüşmüş olmaz.
Bir hakikati kabul ettiğinde dönüşmüş olmaz.
Dönüşüm, insanın o hakikatten sonra aynı şekilde yaşayamamaya başlamasıdır.
Eskiden hemen savunduğu yerde durabilmesidir.
Eskiden kaçtığı yerde yüzünü çevirebilmesidir.
Eskiden sustuğu yerde temiz bir söz söyleyebilmesidir.
Eskiden patladığı yerde öfkesinin arkasındaki yarayı görebilmesidir.
Eskiden kendisini haklı çıkardığı yerde hakikati seçebilmesidir.
Eskiden “ben böyleyim” dediği yerde “ben böyle kalmak zorunda değilim” diyebilmesidir.
Dönüşüm böyle görünür.
Büyük iddialarda değil.
Küçük ama gerçek cevaplarda.
Bir insan dönüşmeye başladığında bunu önce herkes fark etmeyebilir.
Hatta bazen kimse fark etmez.
Çünkü dönüşümün ilk hâli çoğu zaman dışarıda değil, içeride başlar.
İnsan aynı cümleyi duyup eskisi gibi dağılmadığında.
Aynı korkuyla karşılaşıp eskisi gibi kaçmadığında.
Aynı öfke yükselip eskisi gibi hükmetmediğinde.
Aynı yara sızlayıp eskisi gibi bütün hayatı yönetmediğinde.
İşte orada bir şey değişmiştir.
Belki dışarıdan küçük görünür.
Ama insanın içinde büyük bir yer yerinden oynamıştır.
Dönüşümün dili çoğu zaman sessizdir.
Bir insan artık kendisini kandıramadığında başlar.
Yanlışını güzel isimlerle süsleyemediğinde başlar.
Nefsinin sesini hakikat diye dinleyemediğinde başlar.
İnsanların bakışını Allah’ın rızasının önüne koyamadığında başlar.
Geçmişini inkâr etmeden, geçmişine teslim olmadığında başlar.
Dönüşüm, insanın eski hâlini yok etmesi değildir.
Eski hâlinin kendisini yönetmesine izin vermemesidir.
Çünkü insan geçmişini tamamen silemez.
Çocukluğunu silemez.
Yaralarını silemez.
Hatalarını silemez.
Kaybettiklerini silemez.
Ama bütün bunların kendi yönünü belirleyen tek hakikat olmasına izin vermeyebilir.
İnsan bazen şunu zanneder:
“Dönüştüysem artık hiç zorlanmamalıyım.”
Bu doğru değildir.
Dönüşmüş insan zorlanmayan insan değildir.
Zorlandığında eski teslimiyetle yaşamayan insandır.
Korku gelir.
Ama artık tek yönetici olmaz.
Öfke gelir.
Ama artık hakikat yerine geçmez.
Eski benlik çağırır.
Ama artık son söz ona verilmez.
Görünmeyen seyirciler konuşur.
Ama artık insan hayatını onların mahkemesinde kurmaz.
İşte dönüşüm budur:
Aynı iç seslerin içinde başka bir cevap verebilmeye başlamak.
İnsan bu cevabı bir defa verdiğinde her şey bitmez.
Belki yine düşer.
Belki yine yorulur.
Belki yine eski yola yaklaşır.
Fakat artık bir fark vardır.
Eski yere döndüğünde bile orayı eskisi kadar ev sanamaz.
Çünkü hakikati görmüştür.
Ve hakikat bir kez insanın içine düştüğünde, insan artık eskisi gibi rahatça saklanamaz.
Bazen bu rahatsızlık bile rahmettir.
Çünkü insanı uyandırır.
Kendisine getirir.
Yeniden kapıya çağırır.
Bu yüzden dönüşüm bir sıçrama değildir.
Bir istikamet hâlidir.
Bir duygu değildir.
Bir sadakattir.
Bir an değildir.
Tekrar tekrar verilen küçük ama gerçek cevapların insanın içinde yerleşmesidir.
Bir gün tevbe etmek güzeldir.
Fakat eski benlik çağırdığında da dönmemeye çalışmak dönüşümdür.
Bir gün hakikati görmek önemlidir.
Fakat çıkarına ters düştüğünde de hakikatin yanında kalmak dönüşümdür.
Bir gün sorumluluk almak kıymetlidir.
Fakat suçlayacak çok şey varken kendi payını görmeye devam etmek dönüşümdür.
Bir gün insanların bakışından sıyrılmak kolay gelebilir.
Fakat yalnız kaldığında da Allah’ın gördüğünü hatırlamak dönüşümdür.
Bir gün doğru yola yönelmek başlangıçtır.
Fakat o yolu küçük sadakatlerle yaşamak dönüşümdür.
Hz. Peygamber’in şu ölçüsü bu yüzden çok derindir:
“Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.”
— Sahîh Buhârî’de rivayet edilen hadis Bu hadis insana dönüşümün gösterişsiz tarafını öğretir.
Dönüşüm her zaman büyük kırılmalarla gelmez.
Bazen az ama devamlı olan bir doğrulukla gelir.
Az ama devamlı bir muhasebeyle.
Az ama devamlı bir tevbe bilinciyle.
Az ama devamlı bir dil temizliğiyle.
Az ama devamlı bir öfke terbiyesiyle.
Az ama devamlı bir yön hatırlayışıyla.
Az ama devamlı bir Allah’a dönüşle.
Çünkü insan bir anda başka biri olmaz.
Ama her gün aynı hakikate biraz daha sadık kalarak eski hâlinden uzaklaşabilir.
Bu çalışma büyük cevaplar vermek için hazırlanmadı.
İnsanın içinde susturduğu bazı soruları yeniden duyurmak için hazırlandı.
Çünkü bazen insanın hayatını değiştiren şey yeni bir bilgi değildir.
Nihayet dürüstçe sorulmuş bir sorudur.
“Neredesin?”
Bu soru kitabın başında insanı çağırmıştı.
Şimdi kitabın sonunda aynı soru başka bir anlam taşır.
Çünkü artık insan yalnızca nerede olduğunu değil, nereye dönmesi gerektiğini de görmeye başlamıştır.
Dönüşüm de burada başlar:
İnsanın kendisini bulmasıyla değil sadece.
Bulduğu hakikate sadık kalmaya razı olmasıyla.
Ve belki de insanın bu dünyadaki en büyük inşası budur:
Kendi sesini, nefsinin sesinden; hakikati, haklılık ihtiyacından; tevbeyi, suçluluktan; istikameti, görüntüden; Allah’a dönüşü, insanların alkışından ayırabilmek.
Bunu tamamen başardığını iddia eden insan yine yanılır.
Ama bu yola dürüstçe giren insan artık eskisi gibi kalamaz.
Çünkü dönüşüm, kusursuz bir insan doğurmaz.
Daha dürüst bir insan doğurur.
Daha uyanık.
Daha sorumlu.
Daha tevbekâr.
Daha istikamet arayan.
Daha az saklanan.
Daha az kendini kandıran.
Daha çok hakikate dönen bir insan.
Ve belki bu kitabın son cümlesi de baştaki soruya geri dönmelidir:
İnsan bazen bütün hayatı boyunca kendisini arar.
Ama asıl mesele yalnızca kendini bulmak değildir.
Kendini bulduktan sonra, hakikatin önünde kaybolmamayı öğrenmektir.
“İlim amel içindir. Amel edilmeyen ilim, sahibinin aleyhine delil olur.”
— İmam Gazâlî’nin ilim ve amel anlayışından
SON SÖZ
Sevgili kızlarım, Belki bu satırları yıllar sonra okuyacaksınız.
Belki ben yaşlanmış olacağım.
Belki siz büyümüş, kendi hayat yolunuza çıkmış olacaksınız.
Hayat size güzel günler de gösterecek, zor günler de.
Bazen kazanacaksınız.
Bazen kaybedeceksiniz.
Bazen insanların sizi anlamadığını düşüneceksiniz.
Bazen de siz kendinizi bile anlamakta zorlanacaksınız.
İşte böyle zamanlarda şunu unutmayın:
İnsan yalnızca başarılı olduğu zaman güçlü değildir.
İnsan, düştükten sonra yeniden ayağa kalkabildiği zaman da güçlüdür.
Kur’an insana yalnızca kusursuzluk iddiasını değil; imtihanı, hatayı, pişmanlığı, tevbeyi, sabrı, sorumluluğu, ve yeniden Rabbine yönelmeyi de gösterir.
Bu yüzden hata yaptığınızda ondan kaçmayın.
Fakat hatanızı savunmaktan korkun.
Çünkü insanı bozan şey yalnızca hata yapması değildir.
Hatasını haklı görmeye başlamasıdır.
Nereye giderseniz gidin; dürüst olun.
Adil olun.
Merhametli olun.
Ve kendinizi kaybetmeyin.
Bir gün dünya sizi alkışlasa da alkışlamasa da bu en önemli şey değildir.
Önemli olan, Allah’ın huzuruna çıktığınızda temiz bir kalple çıkabilmek için dürüstçe yaşamaya çalışmanızdır.
Bu kitabın son cümlesi olarak size şunu bırakmak istiyorum:
Bu dünyada bana emanet edilen en güzel nimetlerden biri, sizin babanız olmaktı.
Babanız sizi çok seviyor.
Veli Türkmen Her bitiş bir başlangıcı saklar.
Her başlangıç da içinde bir vedayı taşır.
Veli Türkmen
Kaynakların Söylediği
1. Kur’an katmanı
Bu çalışmada başlıca şu pasajlar kullanılır:
Haşr 59:19
A‘râf 7:22–23
Tâhâ 20:121
Kıyâmet 75:14–15
Nisâ 4:135
Bakara 2:286
Ra‘d 13:11
Zümer 39:53
Tahrîm 66:8
Yûsuf 12:53
En‘âm 6:116
Hûd 11:112
Ahkâf 46:13–14
Temel kontrol kaynağı: Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’an Portalı ve Kur’an Yolu Tefsiri
Kullanım ilkesi: Ayetin lafzı ile bu çalışmanın psikolojik/ahlâkî yorumu aynı şey olarak sunulmaz. Bir ayetten modern psikoloji kuramı “çıkarıldığı” iddia edilmez.
2. Sahih hadis katmanı
“Hepiniz çobansınız…” — Sahîh el-Buhârî 7138; paralel rivayetler Müslim’de de vardır.
“Cennet zorluklarla, cehennem arzularla çevrilmiştir.” — Sahîh Müslim 2822.
“Allah’a iman ettim de, sonra dosdoğru ol.” — Sahîh Müslim 38.
“Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.” — Sahîh el-Buhârî 6464–6465.
Kontrol için:
https://sunnah.com/bukhari:7138
https://sunnah.com/muslim:2822
https://sunnah.com/bukhari:6464
https://sunnah.com/bukhari:6465
3. Modern psikoloji katmanı
Şema ve erken yaşantılar
Pilkington, P. D., Bishop, A., & Younan, R. (2021). Adverse childhood experiences and early maladaptive schemas in adulthood: A systematic review and meta-analysis. Clinical Psychology & Psychotherapy, 28(3), 569–584. DOI: 10.1002/cpp.2533.
Janovsky, T., Rock, A. J., Thorsteinsson, E. B., Clark, G. I., & Murray, C. V. (2020). The relationship between early maladaptive schemas and interpersonal problems: A meta-analytic review. Clinical Psychology & Psychotherapy, 27(3), 408–447. DOI: 10.1002/cpp.2439.
Sınır: İlişki bulunması, tek bir çocukluk yaşantısının yetişkin davranışına kesin neden olduğunun gösterilmesi değildir.
Benlik uyumu / Rogers
APA Dictionary of Psychology, incongruence maddesi: Rogers’ın yaklaşımında gerçek benlik ile ideal benlik arasındaki uyumsuzluk kavramı.
https://dictionary.apa.org/incongruence
Bilişsel çelişki
Festinger’in bilişsel çelişki kuramı, birbiriyle uyuşmayan bilişlerin psikolojik rahatsızlık yaratabileceğini ve kişiyi bu uyumsuzluğu azaltmaya yöneltebileceğini öne sürer.
https://dictionary.apa.org/cognitive-dissonance-theory
ACT ve değer yönü
Association for Contextual Behavioral Science, ACT kaynakları: Değerler, tamamlanan hedeflerden çok davranışa yön veren seçilmiş yaşam yönleri/nitelikleri olarak ele alınır.
https://contextualscience.org/act
Davranış değişimi aşamaları
Prochaska, J. O., & DiClemente, C. C. (1983). Stages and processes of self-change of smoking: Toward an integrative model of change. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 51(3), 390–395. DOI: 10.1037/0022-006X.51.3.390.
Prochaska, J. O., & Velicer, W. F. (1997). The transtheoretical model of health behavior change. American Journal of Health Promotion, 12(1), 38–48. DOI: 10.4278/0890-1171-12.1.38.
Sınır: Aşama modeli bütün kişisel veya manevî değişimleri eksiksiz açıklayan evrensel bir yasa değildir; davranış değişimini anlamaya yardım eden psikolojik bir modeldir.
4. Klasik İslam ahlâk geleneği
Gazâlî’ye dayandırılan bazı cümleler web sürümünde doğrudan alıntı olmaktan çıkarılmış, “Gazâlî’den kavramsal not / editoryal özet” şeklinde işaretlenmiştir. Kaynak kontrolü yapılmadan tırnak içinde kesin lafız kullanılmaz.
Hz. Ömer, Hasan-ı Basrî ve Fudayl b. İyâd’a yaygın biçimde nispet edilen bazı muhasebe/istikamet sözleri ana delil sayılmaz. İsnadı veya lafzı kesinleştirilmemiş sözler ayet veya sahih hadis düzeyinde sunulmaz.
“Kendini bilen Rabbini bilir” türü sözler bu çalışmada hadis olarak kullanılmaz.
Kaynakların Söylemediği
Bu kaynaklar, insanın iç dünyasına ilişkin her yorumu vahyin doğrudan anlamı hâline getirmez. İstatistiksel ilişkiler tek bir kişinin geçmişi ile bugünkü davranışı arasında kesin neden bağı kurmaz. Davranış değişimi modelleri bütün kişisel veya manevî dönüşümleri eksiksiz açıklayan evrensel yasalar değildir. Tarihî kişilere nispet edilen fakat isnadı ya da lafzı kesinleştirilmemiş sözler ayet veya sahih hadis düzeyinde kullanılamaz.
MİZAN Değerlendirmesi
Bilmek ile yaşamak aynı şey değildir. Geçmiş, insanın bugünkü yönelişini etkileyebilir; fakat onu tek bir sona mahkûm etmez. Bu çalışmanın vardığı sınırlı sonuç şudur: İnsan yarasını inkâr etmeden, başkalarının payını silmeden ve kendi sorumluluğundan kaçmadan yönünü yeniden seçebilir.
Bu eser psikoterapi, klinik değerlendirme, teşhis, fetva veya tefsir değildir. Zorlayıcı ruhsal belirtiler yaşayan okur için profesyonel destek ihtiyacının yerini tutmaz.
Hayata Taşınacak Soru
Bugün bildiğim hangi hakikati, hayatımda küçük ama devamlı bir davranışa dönüştürebilirim?